KİNYAS VE KAYRA
Hakan Günday’ı ilk kez okumak benim için bir deneyim olmanın ötesine geçti; onun karanlık dünyasında yer almaktan büyük bir keyif aldım. Hikayenin uzunluğu zaman zaman beni yorsa da genel anlamda kitabı çok beğendim . Hakan Günday’ın kalemi çok hoşuma gitti ve diğer kitaplarını da alıp okudum. Kitabın konusuna gelecek olursak;
Kinyas ve Kayra, çocukluk arkadaşı olmalarına rağmen, aslında birbirlerine tamamen zıt ve hatta birbirlerinden nefret eden iki karakter olarak karşımıza çıkıyor. Afrika’nın karanlık ve tehlikeli dehlizlerinde geçen hikayeleri, suç, şiddet ve kaosun içinde yoğrulmuş bir hayatı anlatıyor.
Kumar, şiddet ve suç dolu bir ortamda yaşayan bu iki karakterin içlerinde bastırdıkları duygular, onları bir yol ayrımına getirir. Birinin yolu ailesine ve geçmişine dönüşe uzanırken, diğeri ise giderek daha tehlikeli bir sona sürüklenir.
Özellikle banka soygunu sonrası yaşanan ihanet, ikisinin de hayatında dönüm noktası olur. Kinyas, bu olaydan sonra artık birlikte olmanın anlamını yitirdiğini düşünüp evinin yolunu tutar. Kayra ise daha büyük bir suçun içine düşerek karanlık dünyasında kaybolmaya devam eder.
Geçmişin gölgesinden kurtulmaya çalışan Kinyas, huzurlu bir yaşam hayali kurarak kendini değiştirme yolunda ilerler. İçinde aşkı ve iyiliği bulma isteğiyle mücadele ederken, bir zamanlar içinde kaybolduğu suç dünyasından uzaklaşmak için elinden geleni yapar.
Beni gerçekten çok etkileyen bir kitap oldu ve uzun süre hangi kitabı okusam aklıma hep Kinyas ve kayra geldi. Özellikle kayrayı unutamadım
Bu kitabı 9 gün gibi kısa bir zaman diliminde okuyup bitirdim. Başta her ne kadar gözümü korkutsa da okumaya başlayınca bırakmak istemeyeceğim bir kitap haline geldi. Tolstoy toplumsal olayları, aile dinamiğini, aşkı, sevgiyi ,ölümü ve insanın duygularını muhteşem bir şekilde aktarmış. Beni çok etkileyen bir kitap oldu. Bu kitapta aşkı, ihaneti, ahlaki değerlere rağmen aşkın ,tutkunun gücü gözler önüne seriyor. Anna toplumun ona atfettiği kadınlık rollerini reddetmiş kocası varken başka bir adama aşık olan bir kadın. Aynı zamanda aşkı için annelik görevinden de feragat eden bir kadın. Tolstoy, Anna’ya bir kadın olarak saygı duymamış olmasına karşın ölümü karşısında yasa boğularak ondan etkilendiğini saklayamamıştır ve yine Anna’nın ölümünü bir intiharla taçlandırmış, ancak bu şekilde erdemli bir insan olarak kadını düşünebilmiştir. Ona göre aldatan bir kadın erdemliliğini sürdürebilmek için ölmelidir. Ne diyelim! Anna’nın kendi kaleminden kâğıda mürekkep izleri olarak sıçrayıp dökülmesine dahi tahammül edemeyen erkekliğin yaşadığı buhranın eceliyle öleceği günlerin yakın olmasını umut edelim :)