Hikayeyi okurken bir yerde aklıma şu geldi; acaba yazar bir yaşantıdan mı esinlendi yoksa hayal gücünü mü kullanıyor? Sorduğum sorunun cevabını son sayfada aldım. Spoiler vermemek için o kısmı söylemeyeyim ama okuyan çoğu insanın da aklına gelir sanırım bu soru. Hasılı, hikâye bende değişik bir his bıraktı. Zaman zaman kendimde Süheyla'yı bazen de Engin'i buldum. Otokontrol yapmam için kendime bir nebze de olsa dışardan bakabildim. Süheyla belki bir yerlerde güzel insanların dualarını aldı kim bilir. Süheyla'nın vaziyetini düşünürken de üstad Necip Fazıl'ın çok sevdiğim mısraları geldi aklıma.
"Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez
Eşten dosttan sevgiliden ayrılmadan geçilmez
İçeride bir has oda yeri samur döşeli
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez
Eti zehir yağı zehir balı zehir dünyada
Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez..." Diye devam eden o harika kalbî satırlar...
Engin de eşyanın tasallutunun insana nasıl manevi ızdırap çektirdiğini açık bir şekilde gösteriyor.
Mal, mülk, şöhret, makam vs dünya kadar fâni. Bâki olan yalnızca O.
Çağdaş insan, maddenin, nefsinin, medyatik ayartıların ve hazların tasallutu altında yaşadığı için hayat mânâsını yitirdi; mânâsız, ruhsuz bir madde hapishanesinin tasallutunda köle ama zihni felç, kalbi kör, ruhu ölü olduğu için idrak edemiyor, göremiyor ve fark edemiyor bile bunu; bu manevî yıkımı, mânâyı yok eden madde saldırısını; maddenin insanın zihnini felç eden, kalbini körleştiren, ruhunu çölleştiren tasallutunu.
Eşyanın (maddenin) tesiri altında kalan insan köledir.
Kul ise, araçlara, hazlarına yenik düşmeyen, teslim olmayan aksine sadece Hakk’ın önünde boyun eğdiği için eşyaya tasarrufta bulunan ve hepsini teslim alan kendini aşabilen bir şahsiyettir. Rabbim hepimize hakiki "kul" olabilmeyi, maddeyi aşıp