Sanatı hassas bir ruhun olduğu için sevdiğini zannediyorsun. Ancak hassas ruhlu olmak, yetersizlik hissini gururlu bir tepeden bakışa dönüştürme aracı değil de nedir?
(Spoiler)
Türk Edebiyatında kendine geniş bir yer bulamamış, çoğumuzun Edebiyat derslerinde ismini dahi duymadığımız fakat "Kıskanmak" romanını okuduktan sonra kalemine, üslubuna, derin iç gözlem yeteneğine, insan ruhunun en arızalı yanlarını en doğal şekilde açığa çıkaran yaklaşımına hayran olduğum Nahid Sırrı Örik'in en önemli romanlarından biri "Kıskanmak".
Kitapta; Avrupa'ya eğitim için öğrenci gönderilen Cumhuriyet sonrası dönemde, sınıfsal olarak halktan ayrışan, balolara katılan, Avrupa görmüş, çeşitli diller bilen görece "Aydın" dediğimiz hali vakti yerinde insanların olayları anlatılır. Tabii ki bu durum asıl olay örgüsünün gerisinde fonda verilir okuyucuya.
Seniha; hayatı ebeveynleri tarafından abisi Halit'e feda edilmiş, kişiliği yalnızlık, sevgisizlik, değersizlik ve kıskançlık hisleriyle yoğrulmuş bir karakterdir. Kendini bildiği andan itibaren hissettiği ilk duygu kıskançlıktır. Çünkü sevilmek, değer görmek, el üstünde tutulmak Nahid Sırrı'nın ifadesiyle "bir kız gibi güzel olan" abisi Halit'in hakkıdır. Öyle ki ebeveynleri Halit'in geleceği için Seniha'nın geleceğini yok etmekte hiçbir beis görmemişlerdir. Kıskançlık, Seniha için en başat duygu olmanın yanı sıra, içinde başka hiçbir şeye yer bırakmayan, en küçük merhameti barındırmayan, kan bağını değersiz kılan olayların yaşanmasına yol açacak denli karanlık ve kötücül bir duygudur.
(Spoiler)
Nahid Sırrı; Seniha ve Halit ile kitaptaki diğer karakterler olan Mükerrem(Halit'in eşi) ve Nüzhet'in (Mükerrem'in sevgilisi) akıbetini Seniha'nın eti kemiği haline gelmiş kıskançlığın belirlemesine izin verir.
Nahid Sırrı, her bir karakterin kişiliğini katman katman derinleştirerek analiz eder. Kitabı okurken karakterlerin yaptıkları seçimlerin ya da onları bu seçimleri yapmaya iten olayların perde arkasında
(Spoiler)
Yavru Ceylan, Magda Szabo'nun "Kapı" ve "Iza'nın Şarkısı" kitaplarından sonra okuduğum üçüncü romanı.
Magda Szabo'nun kitaplarında alışılmış olan gerçekçilik, karakterlerin ruh halinin detaylı analizi, Macaristan'ın içinde bulunduğu sosyolojik durumun karakterler üzerindeki etkisi gibi ögeler bu kitapta da mevcut. Yavru Ceylan'ı diğerlerinden ayıran; insanı tüm çıplaklığıyla, arzuları, korkuları, utançları, hırsları, yalnızlığı, zayıflığı, hataları ve pişmanlıklarıyla anlatırken insan olmanın yüküyle de yüzleştirmesidir.
Kitap; savaş döneminde hayatta kalmaya çalışan, sefaletle ve fakirlikle boğuşan, çocuk olmasına rağmen ebeveynlerinin ebeveyni olmak zorunda bırakılan, sevgisiz ve yalnız büyüyen Eszter'in kendini yaratma sürecine odaklanıyor. Eszter'in kişiliğinin oluşmasındaki kırılma noktaları, sert gerçekçi bir tutumla adeta okurun yüzüne çarpılmış. Savaşın acımasızlığını, insanların yitirdiklerinin acısını, açlığı ve acizliği acıya duyarsızlaşan bir çocuğun dilinden okuyoruz. Magda Szabo, savaşın ve sefaletin karakterler üzerindeki etkisini dramatik veya çiğ bir duygusallıkla sunmuyor okura. Aksine olabildiğince gerçek ve hatta duygusallığa mesafeli bir tutumla aktarıyor.
Kitabın kahraman bakış açılı anlatıma sahip olması takip etmeyi güçleştiriyor. Romanın başında Eszter'in bir geçmişten bir şu anından anlattıklarını izlemek ve anlamak başta zor gelebilir ama okudukça ve Eszter'in dünyasına girdikçe bu güçlük ortadan kalkıyor.
Kitabı okudukça karşılaşılan sürprizlerle ve beklenmedik olaylarla okuma zevki artıyor. Eszter'in yolculuğuna ve kendini yaratımına şahit olmak ise hüzünlü ve keyifli bir deneyim olarak zihnime kazındı.
(Spoiler)
Vejetaryen, Nobel ödüllü yazar Han Kang'ın 2007'de yayımladığı çarpıcı ve içerdiği evrensel ögelerle fazlasıyla etkileyici bulduğum romanı.
Kitabın baş kahramanı Yeong-hye; sıradan görünümlü, sıradan bir evliliğe sahip, sıradan bir hayat yaşayan bir kadın olarak resmedilir kitapta. Hatta bu aşırı sıradanlığı sıradışı bir anlam da taşır. Tüm bu sıradanlık ve tekdüzelik Yeong-hye'nin bir gece et yemeyi bırakmasıyla alt üst olur. Kocası ve ailesi bu ani değişime anlam veremediği gibi şiddete varacak şekilde sert tepki gösterir.
Kitap açık bir biçimde Yeong-hye'nin neden et yemeyi bıraktığını bize sunmaz. Bunun yerine Yeong-hye'nin korkutucu rüyalar olarak gördüğü çocukluk travmalarını, et yemeye ilişkin yaşantılarını, eti şiddetle ilişkilendirmesine neden olan birçok görüntüyü önümüze serer. Ve Yeong-hye bu rüyaları tekrar tekrar görüp acı çekmemek için et yemeyi bırakır.
Kitap tamamiyle ataerkil bir atmosferde geçer. Kitap boyunca Yeong-hye'nin sesini çok az duyarız. Kitabın ilk bölümünü kocası anlatır. 2.bölüm ablasının eşinin bakış açısıyla anlatılır ve son bölüm ablasının sesiyle bize ulaşır. Yeong-hye kitap boyunca baş kahraman değilmişçesine bize yansıtılır. Yazarın bunu kasıtlı yaptığını tahmin etmek zor değil. Hayatı boyunca otoriteler tarafından horlanan, şiddete uğrayan, ihmal edilen, görmezden gelinen, değersizleştirilen bir kadın olan Yeong-hye'nin sesinin kitap boyunca bu kadar az duyulması bahsettiğim atmosferi güçlendirmek içindir.
Kitabın rahatsız edici, şiddet içerikli satırlarına rağmen beni içine çeken ve derin bir empati uyandıran yönü de vardı. Bitirdiğimde boğazımdaki yumru ve içimdeki huzursuzluğa rağmen Yeong-hye ile tanıştığıma memnundum. Kitap sizi sarsacak, yoracak, acı verecek ama pişman etmeyecektir.