Güneşi kıskanmayıp da kimi kıskansındı k? O biricikti. O ortalığı aydınlattığında herkes her şey gölgede kalmıyor muydu? Isısı ve ışığıyla, yedi rengiyle varlıkların içime işliyor, varoluşunu sayısız varoluşla çoğaltmıyor muydu?
Ve Fuzuli;
“Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belây-yı aşkdan etme cüdâ beni
Az eyleme inâyetüni ehl-i derdden
Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni.
Var olmak ya da yok olmak, işte bütün mesele buydu.
Yaşam ya bir anlamlar hazinesi ya da tümüyle bir saçmalıktı.
Hayat ya nafile bir çaba ya da her nefes alış bir amaç.
Hiçbir şey onu oyalayamıyordu. Onu bir tek aşk oyalayabilirdi, o da Kaf Dağının arkasına kaçıp gitmişti. Gidip onu Kaf Dağının arkasında arayabilecek inanca sahipti ama bir sorun vardı. Kaf Dağının yeri...
Sanki üstünde yaşadığı yeryüzü onu taşımıyordu da dünya tüm sorunlarıyla ve ağırlığıyla gitmek bilmeyen arsız bir misafir gibi gelip omzuna çöküvermişti. Yüklerinden öyle bir çırpıda sıyrılamayacağını anladığında, en mümkün olandan başlamak istedi, saçlarını kestirecekti.