Ali Şeriati hakkında uzun süre hep olumsuz önyargıların etkisinde kaldım.
“Okuma, seni zehirler.” diyenler oldu…
Üniversite yıllarımda karşıma çıkmıştı aslında, ama bu sesler yüzünden elim gitmedi.
Şimdi fark ediyorum ki insan bazen bir kitabı değil, kendi zihnine yerleşmiş korkuları erteliyor. Şeriati’nin en rahatsız edici yanı şu:
Dini sadece bireysel bir huzur alanı olarak görmüyor. Onu; toplumla, adaletle, sınıfsal meselelerle ve insanın dünyadaki sorumluluğuyla birlikte ele alıyor.
Bu yüzden onu anlamak kolay değil.
Çünkü konfor alanını bozuyor.
Onu Şiiler “Sünni” diye yaftalar,
Sünniler “Şii” diye…
Ama Şeriati bu kalıpların çok ötesinde,
bambaşka bir yerde durur.
“Kendini bilmek” onun için basit bir söz değil:
İnsanın kendine biçilen rolleri sorgulaması,
ezberlerini kırması ve hakikati araması demektir. Bu noktada; Friedrich Nietzsche’nin hiçlik sorgusuna,
Albert Camus’nün anlamsızlık direnişine,
Platon’un hakikat arayışına dokunur…
Ama onlardan ayrıldığı yer şudur:
O, hakikati sadece düşüncede değil, yaşanan hayatta ve mücadelede arar.
Bu kitap bir başlangıç olabilir.
Ama kolay bir başlangıç değil.
Çünkü insan kendini tanımaya başladığında,
artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.