Başkalarınca ütopik olarak nitelenebilecek bir sevgiyle kendisine nasıl bağlandığımı, bu bağlılığın ömür boyu süreceğini unutmasın. Ayda bir kez bile olsa görünsün gözüme, bir lahza, yeter ki bir lahza gülümsesin; bir defa, yeter ki bir defa duyabileyim sesini; bir fotoğrafını hediye etsin sözgelimi; onunla avunayım ölene değin; eğer bir gün birbirimizden uzakta kalırsak hiç olmazsa yılda bir kez arasın beni; bir iki satır yazıp bir kart göndersin mesela. Mutlu bir hayat yaşadığını, önemli bir sıkıntısı bulunmadığını, hep o bildiğim Ayşe olduğunu haber versin...
Çünkü bu sevda alışılmadık bir muhtevaya sahip ve ben acemiyim.
Ona böylesine hayran olmak! Onu delicesine sevmek ve böylesine hissetmek... Bütün hayallerim onunla damgalandı. Bedenî bir arzunun zillete dönüşebilecek dürtüsü değil bu, madde ötesi bir yakınlığın sımsıkı kavrayan parmakları. Ruhunu görebilseydim ve dokunabilseydim ona! Vuslatın en güzeli olurdu benim için.
Berrak bir ruhtan ibaret ve ben ona mahkûmum!
Kâgir bir binanın içinde sonsuzluğun kapılarını arıyorum. Lakırtılar arasında ve baştanbaşa efkârlı. Değirmen habire dönüyor ve öğütüyor. Kim bilir bana ne zaman sıra gelecek? Keşke bir mekkâreci, bir hamal, Mikâil Usta gibi bir boyacı olsaydım ama aralayabilseydim sonsuzluğun kapısını. Pütürlü bir yüzüm, kısacık bir boyum olsaydı yeter ki duyabilseydim ötenin kokusunu.
Heyhat! Alafranga bir tarz içinde boğulmak üzere hayallerim. Metafizik çağrışımlara öylesine yabancı kaldım ki... Hastalıklar olmasa belki ölene değin özlemini çekeceğim metafizik gerilimlerin. En son, geçirdiğim anterit ruhumu mâveraya kanatlandırmıştı. O gün bugündür elle tutulanların dünyasında yaşıyorum. Ölmeden önce ölümü, ruh ve beden ikilisi açısından gerektiği biçimde düşünemiyorum.