"Çünkü onu ömür boyu kaybettiğini bilmene rağmen hâlâ çok seviyorsun," diye devam ediyor.
"Doğru değil," diyor Emre. "Nefsim için bulmayı umduğum mutluluktan dolayı onu seviyorum galiba. Ona onun için değil, kendim için hasret çekiyorum."
"Hayır," diye itiraz ediyor yankı. "Sen artık şehvetin amaç olmayacağının farkına varmış ve hayvanî yönünü aşmış birisin!"
"Ama gene de ona kavuşmak istiyorum."
"Bu istek, geçici bir vuslat ve faydalanma için değil. Onda seni çeken güzelliklere aç olan ruhunu doyurmak ve onunla değer kazanmak için. Belki bundan da öte. Ona kavuşmakla, onun kaynağına biraz daha yaklaşabilmek için. Asıl En Güzel Olan'a ve Güzellik Bağışlayana!.."
Ebediyen ateşte kalmaktan çok daha iyidir bunlar. Kendine emanet olarak verilmiş bir hayata son vermek!.. Yoo, işte bu, dünyanın en büyük haksızlığı olur!.. Bütün acılardan daha şiddetlisi Ayşe Menekşe olsa bile, hayatına son vermesi imkânsızdır. Böyle bir şeyi düşünmesi yanlıştır ve eksikliğinin işaretidir.
Bazen öylesine bunalıyor ki intihar etmek geliyor aklına. Fakat inancı engel oluyor bu düşüncenin gerçekleşmesine. Böyle bir şey yapmaya hakkı yoktur çünkü.
"İmayla da olsa dini suçladınız. Oysa eksiklik dinde ya da ruhunu ondan alarak Müslümanları kucaklayan ümmet kavramında değildir. Eksiklik, dini uygulama sahasına yanlış aktaranlardadır. Grup çatışmalarının temelinde Hz. Muhammed (s.a.s.)'i asli manada anlayamamak yatıyor. Onu ve Kur'ân'ı anlayan ve özümseyen bir mümin, diğer müminlere karşı merhametli, kâfirlere karşı ise şiddetli davranması gerektiğinin bilincindedir. Bu ise çatışmayı önler."
"Ben işte bu şiddeti anlayamıyorum," diyor Kapaksız. "Niçin ille de birilerine karşı şiddet?"
"İşte onu anlayamazsınız," diyor Temsil. Üst üste iki defa öksürdükten sonra devam ediyor:
"Size Hz. Muhammed (s.a.s.)'in başından geçmiş bir olayı nakledeyim. Mekke'deki kabilelerden bazıları Kâbe'yi onarmaya karar verirler ve duvarların, Hz. İbrahim'in attığı temellerden yukarısını yeniden yaparlar. Sıra Hacer-ül-Esved'i yerine koymaya gelince anlaşmazlık çıkar. Her kabile büyük şerefe kendisi ermek istemektedir."
Üçü de dikkatle dinliyor fakat Kapaksız'ın tavrındaki soğuk ve kuşkucu görünüm sürüyor.
Devam ediyor Temsil;
"Neredeyse kılıç kılıca savaş yapılacak ve kan akacaktır, içlerindeki yaşlılardan birisi "Durun!" diyor. Bekleyelim, Beni Şeybe kapısından ilk girecek kişiye hakem olması için başvurup onun bulacağı çözümü uygulayalım.
"İyi de, bunları bize niçin anlatıyorsunuz," diye soruyor Kapaksız.
O sırada, önce felsefeci Cengiz Polathan, sonra da kimyacı Sakine Şirinoğlu içeri giriyorlar ve uzak bir köşeye oturarak sessizce konuşmaya dalıyorlar. Polathan arada bir başını kaldırıp Temsil'e bakıyor.
"Biraz sabredersiniz, anlarsınız," diyor Temsil. "Yaşlı adamın teklifi kabul edilir ve heyecanlı bir bekleyiş başlar. Durum çok hassastır ve Beni Şeybe'den girecek şahsın kimliği çok önemlidir. Nihayet Beni Şeybe'den Muhammed-ül-Emîn
"Milyarlarca insanı barındıran yeryüzünde, bugün artık değişik ırk ve kültürlere sahip insanları bir ümmet hayali etrafında birleştirmek, hele hele böyle bir birlikteliği teorik safhadan uygulama safhasına geçirmek imkânsızdır! Bunun gerçekleşeceğini iddia etmek için rüya görmek lazım."
Yumuşak ve frekansı düşük bir sesle;
"Meseleye yanlış bir noktadan yaklaşıyorsun," diyor Hasır. "Ümmet kavramı, insanları aynı ırk, kültür ve vatan altında bir araya getirmeyi amaçlamaz. Ümmet kavramının, başka hiçbir inanışta göremeyeceğimiz bir erdemi vardır."
"Neymiş bu erdem?"
"Dünyanın neresinde bulunursa bulunsun; ırkı, rengi, dili, kültürü hangi türden olursa olsun, bir Müslüman için diğer bir Müslümana yaklaşımın ölçüsü bunların hiçbiri değildir. Müslümanlığını taklidi yerine getiren veya taklit noktasından kurtarıp takdir noktasına ulaştıran her Müslüman, dünyanın en güzel insanına bağlı olduğunu, dünyanın en harika kitabını izlediğini, yeryüzünde ALLÂH'ın temsilcisi olarak yaşadığını bilir. Bu insanların tamamı, ümmetin o anki kemiyetini meydana getirir. Mühim olan bunun şuuruna varabilmektir."