Hâlimizi bir düşünelim: Allah Rasûlü'nün kalbinde ne vardı, bizim kalbimiz nelerle meşgul? Efendimiz'in derdi düşüncesi neydi, bizim derdimiz ne? O, ömrü boyunca ne için gayret etti, biz nelerin peşinde koşuyoruz? O’nun kalbi vahyin ağırlığı ve ümmetin selametiyle titrerken, bizim kalbimiz dünün pişmanlıkları ve yarının rızık kaygılarıyla yorgun düşüyor; O’nun derdi, bir insanın daha hidayetine vesile olabilmek adına nefesini tüketmekken, bizim derdimiz daha konforlu bir hayatın ve bitmek bilmeyen dünya ihtiyaçlarının peşinde nefes nefese kalmak oluyor. O, ömrü boyunca yeryüzünde adaleti, merhameti ve güzel ahlakı ikame etmek için gayret ederken; bizler modern zamanın parıltılı labirentlerinde şahsi çıkarlarımızın ve geçici heveslerimizin peşinde koşuyor, O’nun bir tebessümü sadaka sayan nezaketine mukabil, biz haklı çıkma uğruna gönül yıkmaktan çekinmiyoruz. Nihayetinde O, dünyadan bir "garip yolcu" gibi gelip geçerken, bizler bu misafirhanenin sahibiymiş gibi her şeyi sahiplenme telaşıyla asıl menzilimizi ve istikametimizi unutuyoruz.
O’nun ufku ebediyete ayarlanmış bir pusula gibi hep öteleri gösterirken, bizim bakışlarımız toprağa çakılı kalmış dünyalıkların sığlığında boğuluyor; O, eline geçen imkânları infak edip "bize ne kaldı?" sorusuna "verdiklerimiz bizimdir" diye cevap verirken, bizler biriktirdikçe huzur bulacağımızı sanan bir yanılgının içinde tükeniyoruz. O, ashabını birer yıldız gibi gökyüzüne nakşetmek için çırpınırken, bizler çevremizle olan bağlarımızı sadece menfaat ve sosyal medya beğenileri üzerine kuruyor; O’nun secdeyle buluşan alnındaki huzuru, bizler geçici eğlencelerin ve bitmek bilmeyen ekran yorgunluklarının ucuz tesellilerinde arıyoruz. Aslında her nefes alışımızda O’nun sünnetinden bir nebze daha uzaklaşırken, O’nun "kardeşlerim" dediği o