Ynsmr

“Bak! Çeşit çeşit yarışlar düzenledik. Ok atma, boru üfleme, ağaca tırmanma, sınırlı bir zamanda en fazla sayıda bambu kesme yarışması. Şurada, sarmaşık örme işi var. Bu gördüğün, çok ağır kütükleri kaldırma işi. Ötede, rekor sürede baltayla kütük kesilecek.” “Evet… bütün bunlar güzel.” “Hayır, güzel değil, çünkü kaybedenler kendini kötü hissediyor. Genellikle de bir kazanana karşı yirmi kişi kaybediyor…” “Doğru, hoş değil.” “Evet, hoş değil.” “Peki ama eğer hoş değilse neden yapıyorlar? Ben olsam kulübemde sakin sakin kalırdım…” “Başlangıçta, meraktan. Sonra, tuzağa düştükleri için.” “Tuzağa mı?” “Evet, kaybettiklerinde biraz aşağılarsan çileden çıkıyorlar. Sonra da artık iyice değersizleşmiş gibi çöküyorlar. Gayet iyi. Diğerleri ise kendi değerini kanıtlamak için ellerinden geleni yaparlar. Bu onlara yırtınma arzusu verir. Böylece, ne pahasına olursa olsun imajlarını düzeltecek işlere dalarlar. Ama her seferinde bir kazanana karşılık yirmi kişi kaybettiğinden bataktan çıkamıyorlar.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Sorunları kafasında evirip çevirmesi bir işe yaramıyordu. Olumsuz fikirleri didik didik etmek insanı aşağıya doğru, hıncın bok çukuruna doğru çeker. Oradan da çöküntü ve hastalıktan başka bir şey üremez.
Kesin olan bir şey vardı ki kanıtlayamasa bile bunu ileri sürebilirdi: Bu rahatsızlıkların kaynağında, kötülüğün kökünde korku vardı. Adını söylemeyen ama her düzlemde kendini gösteren, bıçak gibi insanın içine saplanan bir korku: Yitirme korkusu, hastalık korkusu, hayvanlar karşısındaki korku, sevilmeme korkusu, başkalarından duyulan korku…
Yavaş ama emin adımlarla gerçekleşir bu, sonrası malum!
İşlerin sarpa sardığı kesindi. Köy hayatı da değişmişti. Hem de doğru yönde değildi bu değişim. Herkes kendi köşesine çekilmişti. İnsanların yüzü daha az gülüyordu. Hep kaygılı bir halleri vardı. Sanki hayatın bir armağan olduğunu, gökten gelen bir bağış olduğunu, her anın harikuladeliğini unutmuş gibiydiler. Kendisi de yaşam sevincini yitirmemiş miydi?
“Şöyle ki, kendi kendime düşündüm, çocuklara, daha küçük yaştan, kendi yaşamlarının dışına çıkmayı öğretmek gerek. Onları yalnızca düşüncelerin içinde akıllarında var olmaya koşullamalı. Onları kendi akıllarına kapatmalı, yalnızca akla hitap etmeli, yalnızca akılları teşvik edilmeli ve akıldan başka bir şey kullanmaları engellenmeli. Zihinsel düzeyde onlara milyarlarca şey öğretilecek, diğer düzeylerde ise hiçbir şey öğretilmeyecek.” “Diğer düzeyler nedir?” “Sandro diyor ki kendinle barışık olmayı, kendi vücudunu dinlemeyi öğrenmek; kendini tanımayı, kendini sevmeyi, kendine güvenmeyi, duygularını idare etmeyi, başkalarıyla iletişime geçmeyi, onları anlamayı, dinlemeyi öğrenmek, ikna etmeyi, saygı görmeyi, ilişkileri yönetmeyi, çatışmaları çözmeyi öğrenmek, kendi korkularını tanımak ve öteye geçmek, yaşamaya değer vermeyi, dingin olmayı öğrenmek… Kısacası, serpilip gelişmeni sağlayan her şey…”