İlk bakışta kitap, estetik ve etik yaşam arasında yapılan bir karşılaştırma gibi görünür. Bir tarafta hayatı hazların, tutkuların ve anlık heyecanların peşinden yaşayarak anlamlandırmaya çalışan insan vardır. Diğer tarafta ise sorumluluk alan, seçimlerinin sonuçlarını üstlenen ve kendisini bir karakter olarak inşa etmeye çalışan insan. Fakat Kierkegaard'ın başarısı, bu iki yaşam biçimini kuru bir ahlak dersi gibi sunmamasında yatar. O, okuyucuya hangi yolu seçmesi gerektiğini söylemez. Sadece önüne bir ayna koyar ve şu soruyu sorar: "Sen hangi hayatı yaşıyorsun?"
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şey, seçim kavramının ele alınış biçimi oldu. Günlük hayatta seçimleri genellikle sonuçları üzerinden değerlendiriyoruz. Doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım? Kazandım mı, kaybettim mi? Oysa Kierkegaard için asıl mesele sonuç değildir. Asıl mesele, insanın seçebilme cesaretidir. Çünkü seçmek, aynı zamanda vazgeçmektir. Her tercih, yaşanabilecek başka bir hayatın sessiz vedasını içinde taşır.
Bu yüzden kitapta sık sık kaygı duygusunun izlerine rastlıyoruz. Modern insanın yaşadığı birçok bunalımın kökeninde de bu yok mu zaten? Sonsuz seçeneklerin arasında yönünü kaybetmek... Bir yolu seçtiğinde diğer bütün ihtimalleri arkada bırakacağını bilmek... Kierkegaard, bundan yaklaşık iki yüz yıl önce bugünün insanını şaşırtıcı bir doğrulukla tarif etmiş gibi.
Kitabın dili yer yer ağır, hatta sabır isteyen bir yapıya sahip. Fakat bu zorluk, anlatılan düşüncelerin derinliğinden kaynaklanıyor. Ya/Ya Da hızlı tüketilecek bir eser değil. Bazı sayfalar birkaç dakikada okunuyor ama insanın zihninde günlerce kalıyor. Bazen bir paragrafın üzerinde durup düşünmek, onlarca sayfa okumaktan daha değerli hale geliyor.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan en önemli düşünce şu oldu: İnsan, hayatını