Merhaba Sevgili Kitap Dostları!
Kitabı okuduğum süre boyunca, askerliğimi Yaptığım İzmir Buca Cezaevinde yaşadığım bir durum sürekli kafamda/ zihnimde/ ruhumda canlanıyordu.!
Bir Cumartesi günüydü ve yıl:1996 Kış mevsimiydi.
Görevim ile ilgili kısa bir bilgilendirme yapacağım:
Nizamiye(Ana Giriş Kapısı) de görev yapıyordum; Hafta içi gelen görüşmecileri- tutsakların yakınlarının ziyaret/ görüş hakkı olanların kimlik bilgilerini 1. Kontrolünü Görevli gardiyanlar yaptıktan sonra biz de (Askeri Güvenlik Birimi) kimliklerini 'Ziyaretçi Kartı' karşılığında alırdık ve Cezaevi iç güvenliğimize yönlendirirdik. Bu güvenlik kontrolü ve kimliğini Kart karşılığında işlem Tutsakların Vekilleri (Avukatlar) için de geçerliydi.
Yaşadığım konu:
Biz ve infaz koruma memurları ile aynı nizamiye kulübesinde görev yaptığımız esnada gardiyanlardan; Kemal abi beni çağırdı "Ya dışarıda yaşlı bir kadın var hem ağlıyor hem de bir şeyler söylüyor ama sanırım Kürtçe konuşuyor biz de anlamadık ve nizamiyedeki nöbetçi asker de anlamadı da sen Kürtçe biliyorsun ve gelip bir bakar mısın!" Deyince dışarı çıktım ve beni görür görmez sanki bütün her şeyin yetkilisi benmişim gibi hemen ellerime eğildi ama ben ondan önce davrandım ve ellerinden öperken 'Daye bije tu çima digiri tu gotina xwe lı lave xwe ra bija ez e li tera alikar bım'( Söyle annem sorun nedir söyle ben sana yardımcı olacağım)..
Ama bu arada sürekli gözyaşları durmuyor ama benim Kürtçe konuştuğumdan bir nebze de olsa rahatlamıştı. Olayın bu kısmından itibaren benim ve o neredeyse 70-80 yaşlarındaki annemiz arasında geçen Kürtçe diyaloğu Türkçe devam edeceğim.
Dedi ki"oğul ben 1 aydan fazladır oğlumu arıyorum. Ben Kars'ta yaşıyorum ve bu bir ayda İzmir'de gitmediğim Hastane, karakol kalmadı, kimse bana doğru dürüst yardımcı olmadı;