Gazetelerin çoğu da bunu anladılar ama okurlarına dürüstçe anlatmadılar.
Sührab'ın büyüklüğü, Cem'in zenginliği, Enver'in asıl babasını tıp sayesinde yıllar sonra keşfedip bulması ve sonra da öldürmesi... Gazeteciler bu hikâyelere okurların bayılacağını biliyordu. Benim son anda olay yerine gelmem ve gözyaşlarım da uzun uzun yazıldı. Melodramsever iyi niyetliler, oğlunun babasını öldürmesine tanık olan "eski tiyatro ve seslendirme sanatçısının" acılarını uzun uzun yazdılar. Sührab'dan reklam alan kötü niyetli gazeteciler, bunun kaza değil, biz ana ile oğulun yıllarca birlikte, çok dikkatle planladığımız bir cinayet olduğunu, benim gözyaşlarıma kimsenin inanmaması gerektiğini, bizi harekete geçiren şeyin evladı olmayan Cem'in servetini bir an önce ele geçirme hırsı olduğunu utanmazca iddia ettiler. Kırmızı saçlarımdan bu iddialarının ve benim düşük karakterimin kanıtı diye söz ettiler. Ama Öngören'e Kırıkkale tabancasıyla gelen, kuyunun başında öfkelenip onu çıkartan oğlum değil babasıydı...
Tabancanın Cem'in ruhsatlı silahı olmasını hâkim oğlumun iyi niyetinin ve bizim bir şey planlamadığımızın kanıtı olarak görecektir. Eminim bundan. Ama gazeteler bu ayrıntının üzerinde hiç durmadılar bile. Böylece biz ana oğul, İstanbul tarihine mirasına konmak için babayı öldüren kırmızı saçlı kötü anayla evladı olarak geçtik. Bu çok ağırıma gidiyor. Oğlumu görmeye Silivri Cezaevi'ne gidişlerimde haberlere inanmış edepsiz mahkûmlardan biri laf attığında, bir başkası kötü kötü baktığında, hatta iyi niyetle yardım eden bir gardiyanın yüzündeki ifadeyi fark edince kalbim hiç tamir edilmeyecek kadar kırılıyor.