Yöneticilerin başa geçmek istemediği devletler en iyi ve en sakin şekilde yönetilirler, yöneticilerin başa geçmek için can attığı devletlerde ise kan gövdeyi götürür.
Kitap bilindiği üzere varoluşçuluk felsefesinin en kült eserlerinden bir tanesi. Kitabı okurken ilk aklıma gelen Albert Camus abimizin “Yabancı” isimli eseri ve biraz da Dostoyevski abimizin “Yeraltından notlar” isimli eserinde ki ilk 45 sayfalık felsefi girişi.
Yazımı günlük şeklinde olan bu romanı okumak benim için pek de eğlenceli olmadı. Yani 256 sayfa yerine 450-500 sayfa olsa muhtemelen yarım bıraktığım ikinci kitap olarak kitaplıkdaki yerini alırdı.
Kitaptaki ana karakterin düşünce ve tavırları kimilerine göre tam bir entellektüel olmakla birlikte bana göre tam bir ruh hastası. Bununla birlikte blue çağında ki okurlara biraz daha anlamlı gelebilir. Kendi açımdan o yaşlarda ki “asi çocuk” tavırlarımın birkaçına uyuyor.
Kitabın büyük bölümünde ana karakterin neredeyse her şeye karşı duyduğu bir tiksinti var. Ana karakter Roquentin en başından beri derin bir yalnızlık içinde anlatılır. Ana karakterin düşünce ve tavırlarında neredeyse sınırsız bir özgürlük anlayışı var. Fakat çevreyi yok sayması ve bu özgürlüğün ahlaki açıdan ne kadar doğru olduğu tartışılır.
Açıkçası kitabı çok sevdiğimi söyleyemem. Fakat kesinlikle basit bir kitap değil. Anlattığı felsefe ile ilgili saatlerce konuşulup tartışılabilir.