Nitekim, şimdi müzelerimizin ve galerilerimizin duvarlarında sıralanmış tablo ve heykellerin çoğunluğu hiç de sanat yapıtı olarak sergilenmek için yapılmamıştır. Bunlar, sanatçının işe koyulduğu andan itibaren kafasında var olan belirli bir amaç ve belirli bir neden sonucu ortaya konulmuşlardır.
Topkapı Sarayı'nın Harem Dairesi'nde en eski yapılardan biri de "Altın Yol"dur. Taht nöbeti gelen veliahdların cülus için Babüssaade'ye giderlerken bu yoldan geçtikleri ve bu esnada iki tarafa dizilen kadınlara altın serptikleri ve bu sebeple buranın "Altın Yol" ismini aldığı rivayet edilmektedir. Altın Yol, Osmanlı Sarayı'nın eski devirlerini yaşamış, asırlar boyunca dahi, kahraman, mağrur, mecnun hükümdarlar, birbirlerinden güzel kadınlar bu yoldan geçip gitmişlerdir. Sonraları Altın Yol'un üzerine bir asma kat inşa edilerek burası bazı saraylıların ikametine tahsis olunmuştur.
Haremin bu en uzun ve en geniş koridoru genç kadınların kapalı geçen ömürlerinin teselli ve ferahlık aranan bir yeri sayılır ve aralarında buraya "Altın Sokak" ismini verirlerdi. Belki Harem'in bu loş koridorunda genç kadınlar, zaman zaman bir sokak hasretini gidermek arzusuyla dolaşıp dururlardı.
Hilafetin kaldırılması kararı üzerine, 4 Mart 1924 sabahı Halife, ailesi ve maiyeti erkânıyla beraber Dolmabahçe Sarayı'nı terk edince, bütün saraylar bu tarihten itibaren "Millî Saraylar" ismi ile Büyük Millet Meclisi'ne intikal etmiş, kasırlardan bazıları ise mektep, hastane yapılmak üzere vekâletlerin emirlerine verilmiştir.
Atatürk, zaferden ve bazı inkılaplardan sonra 1 Temmuz 1927 günü İstanbul'a geldiği vakit, Dolmabahçe Sarayı'nda misafir edilmişti. Saray'a girdiği o gün Muayede Salonu'nda " artık bu Saray, zillullahların değil, zil olmayan fakat hakikat olan milletin Sarayı'dır." demiş ve kendisinin milletin bir ferdi olarak burada misafir kaldığına işaret etmişti.