Uzun süredir beni bu kadar içine alan bir kitap olmamıştı.
Bugün kitabı uzun uzun okumayı planlamıştım… ama bitirebileceğimi hiç düşünmemiştim.
Elimden hiç düşmeden akıp gitti. Sanki bir kitabı değil de, sahne sahne akan bir filmi izliyordum.
Ama asıl mesele akıcılığı değil…
Bu kitap hissettiriyor.
Adalet…
Onu bir karakter gibi okuyamıyorsun. Bir yerden sonra o, kitapta kalmıyor. Sanki senin hayatına karışıyor. Bir komşu gibi, bir arkadaş gibi… hatta bazen kendin gibi. Onun yaşadığı duygular, zihnindeki kırılmalar, gelgitler… hepsi öyle gerçek ki, bir noktadan sonra onun için üzülmeye değil, onu korumaya başlıyorsun.
Kitap boyunca çok fazla ters köşe vardı. Tam “evet, şimdi böyle olacak” dediğim anda, hikâye bambaşka bir yöne evrildi. Bu da beni sürekli içinde tuttu.
Sonu ise…
Beni hüzünlendirdi. Hatta ağladım.
Kitabı kapattığımda Adalet’ten ayrılmak, onunla vedalaşmak benim için zordu. Sanki gerçekten tanıdığım birini geride bırakmış gibi hissettirdi.
Kitap boyunca sadece okumadım;
Otobüste okurken bazen şaşkınlıktan gözlerim büyüdü, bazen de istemsizce güldüm. İnsanların içinde, bir kitabın seni bu kadar ele geçirmesi… çok uzun zamandır yaşamadığım bir şeydi.
Ve en son “delilik bulaşıcıdır” cümlesini okuduğumda… galiba bana da bulaştı dedim
Nermin Yıldırım’ın dili zaten tanıdık bir büyü taşıyor benim için. Daha önce okuduğum kitabında da aynı akıcılığı hissetmiştim. Ama Dokunmadan, onun ötesine geçti. Bu kitap daha derine indi. Daha çok yaraladı.
Ve belki de bu yüzden…
Bu kadar sevdim.
Çünkü bazı hikâyeler güzelliğiyle değil, bıraktığı izlerle hatırlanır.
Bu kitap…
İz bırakanlardan.