Upanişadlar bir felsefe metni, öğretisi değildir ama felsefenin ve kutsal kitapların tohumu gibidir bana göre. İçinde öyle bir öz barındırır ki, bu öz zamanla dallanmış budaklanmış, farklı coğrafyalarda farklı isimlerle yeniden ortaya çıkmıştır.
Batı çoğu zaman bu kaynağı görmezden gelmiş. “Biz akıl terazisinde ölçtük, siz duygularla anlamaya çalıştınız” diye doğuyu küçümseyen bir tavır geliştirmiş (Bana göre)... Ama o tohum olmasa sulanacak, büyütülecek bir şey de olmayacaktı. Evet, belki felsefe başka bir şekilde yine doğardı, ama bugünkü haliyle bu kadar derinlik kazanır mıydı, bilmiyorum. Önemli olan, her toplumun Tanrı’ya, öze, hakikate ulaşma isteğinde birleşmiş olması.
Felsefenin merkezi olarak çoğu zaman Yunan düşünürleri gösteriliyor. Ama Upanişadlar Yunan’dan önce yazılmıştı. Yunan felsefesine baktığımızda, Thales’in suyu, Anaksimandros’un apeiron’u, Herakleitos’un ateşi, Demokritos’un atomları, Aristoteles’in varlık anlayışı… Hepsi bir şekilde Upanişadlar’da karşımıza çıkıyor. Tanrı’nın varlığı, evrenin oluşumu, cennete ulaşma arzusu, insanın özüyle Tanrı’ya kavuşması fikri—bunların hepsi Upanişadlar’ın attığı bir tohum gibi göründü bana. Herkes “neden”in peşinde: Neden kim? Ne? Madde mi? Hava mı? Belirsiz mi? Sonsuz mu? İlahi bir varlık mı? Hiçlik mi? İçimizde en derinde mi saklı?
Cennet fikri, Upanişadlarda bir “cennete ulaşma”, “Tanrı’ya kavuşma” özlemiyle karşımıza çıkıyor. Semavi dinlerde ise bu fikir farklı bir biçimde işleniyor: Cennetten kovulma, Tanrı’ya yeniden dönme, kurtuluş, kıyamet… Yine de öz aynı: İnsan daima Tanrı’ya, asıl yurduna ulaşmak istiyor.
Tasavvufta gördüğümüz “bir olmak”, “vahdet” düşüncesi ile Upanişadlarda geçen “Atman = Brahman” anlayışı neredeyse birebir örtüşüyor. Yunus Emre, Hallac-ı Mansur, İslam mutasavvıfları bu