Fulya Pirim

Fulya Pirim
@FulyaPirim
Acımasızca, merhametsizce, aman vermeksizin şimdide kalmalısın. Dün olanların bugün olacaklara etki etmesine izin veremezsin. Eğer verirsen, daha ne olduğunu bile anlamadan işin biter. Eğer duygularda takılıp kalırsan işlem salonunda iki saniye dayanamazsın.
Sayfa 192 - Domingo·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Cinsiyetten bahsederiz örneğin. Ya da sınıftan, ırktan, zekâdan, inançtan… Ama iki birey arasındaki en önemli fark vicdanın varlığı ve yokluğudur. Her şey harika olsa bile kendimizi kötü hissetmemize neden olabilen bir şey vicdan. Ama ya insan, başkaları acılar içinde çığlıklar atarken gözünü bile kırpmıyorsa? Bundan büyük bir fark olabilir mi?
Sayfa 165 - Domingo·Kitabı okudu
Anlaşılan gerçekten de hayal etmekle başlıyor her şey. Çalışmanın (fMRI kullanılarak hikâye okurken ki beyin aktivitelerinin incelenmesi) baş araştırmacısı Nicole Speer’e göre, bir hikâye okuduğumuz zaman onunla öyle bir etkileşime geçiyoruz ki, içinde karşılaştığımız her durumu zihinsel olarak taklit ediyoruz. Ardından beyinlerimiz bu yeni karşılaşılan durumları kendi hayatlarımızdaki bilgi ve deneyimle iç içe geçiriyor ve zihinsel bir sentez yaratıyor. Kitap okumak, beyinlerimizin kadim korteks yatağına yeni nöral yollar kazıyor. Dünyayı görüş şeklimizi değiştiriyor. Nicholas Carr’ın son dönemdeki “Okurların Hayalleri” adlı denemesinde dile getirdiği gibi, “başkalarının iç yaşamlarına daha duyarlı yapıyor.” Isırılmadan vampir oluyoruz. Bir başka deyişle, daha empatik. Kitapların yaptığı şeyi internetin sunduğu sanal dünya yapamıyor.
Sayfa 144 - Domingo·Kitabı okudu
Nedir bilimin temeli? Etki ve tepki, değil mi? Ne demek, biliyor musun? Doğadaki inatlaşma demek! Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak. İşte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref golü sayan, inatçı bir asalaklar takımını izlemek kadar sıkıcı. Dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayattasın çünkü tehlikedesin. Hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. O kadar. Hayatının anlamı işte bu: Ölüm korkusu! Anlıyor musun beni?
Sayfa 122 - Doğan Egmont Yayıncılık·Kitabı okudu
… Mezhep savaşları da moda gibiydi. Yirmi yılda bir kendini tekrar ederdi. En azından Ortadoğu’da. Batı’da insanlar kendilerine yakışanı giymeyi çoktan öğrenmiş olduğundan, artık sadece fosil yakıtlar gibi asil renkler için kan döküyorlardı. Ancak Avrupa Parlamentosu ve Beyaz Saray'daki halılardan kan lekesi çıkarmak özellikle zordu, bu yüzden de savaşı evlerine sokmuyorlardı. Ama sonuçta onlar da insandı ve bütün insanlar gibi, benzerleriyle savaşmak için can atıyorlardı. Bunun için de birbirlerinin kulaklarına “Çıkışa gel!” diye fısıldıyor ve Batı medeniyeti sınırlarını artlarında bıraktıkları anda, başkalarının evlerinde boğuşmaktan geri durmuyorlardı. Dünyanın politik Greenwich’i olduğuna inandığı için sadece saatlerin değil, mevsimlerin bile kendisine göre ayarlanmasını isteyen ve herkesten de yarattığı bu iklimlere uygun kumaşlara bürünmesini bekleyen İsrail’in durumu tabii ki farklıydı. Çünkü İsrail, simsiyah kumaşlar içinde, kendi sisinden çıkıp etrafa Davut yıldızları fırlatan, nevrotik bir çöl ninjasıydı. Son olarak da Türkiye, doğusundaki aynaya bakınca şişman olduğunu, batısındaki aynaya bakınca da kemiklerinin sayıldığını düşünen, üstüne giydiği hiçbir şeyi kendine yakıştıramayan, bulimik ve depresif bir genç kızdı.
Sayfa 87 - Doğan Egmont Yayıncılık·Kitabı okudu