Bu hayatta maddenin çamuruna batmış olan ruh, bedenin bağlantılarıyla bağlıdır; maddeye bağlılık onu, hakikati görmekten, hakikatten yararlanmaktan alıkoyar.
…Ama ruhu maddi şeylerin üzerine yükselten, dindarlık sevgisi olunca, bu sefer delilik belki öncekiyle tamamen aynı olmasa da, ona çok benzer. Buna tutulmuş kişiler Platon’un mağara efsanesini, o zekice tasarlanmış efsaneyi gerçekleştirirler. Bu filozof, içinde zincire vurulmuş insanların gölge ve görünüşten başka bir şey görmedikleri bir mağara tasarladı; insanlardan biri mağaradan kurtulur, gerçek varlıkları görür, sonra gelip arkadaşlarına şöyle der: “Siz ne kadar mutsuzsunuz! Sadece boş gölgeler görüyorsunuz, bunlardan başka hiçbir şeyin var olmadığına inanmakla da büyük bir yanılgıya düşüyorsunuz. Gerçek varlıklar bu mağaranın dışında. Ben onları biraz önce gördüm.” Bu bilge, bu sözle mutsuzların yanılgılarına, deliliklerine üzülüp dururken bunlar da ona deli gözüyle bakar, onunla alay eder ve onu kovalar, işte hayat adamlarıyla dindarların bir tasviri. Duyularla algılanabilen şeylerle uğraşan birinciler, bunlar dışında bir varlık olmadığına inanmaya eğilimlidirler; dindarlar tam tersine, madde ile ilgisi olan ne varsa hor görür, ruhlarını görünmez ruhi varlıkların seyrine yükseltirler.