insan en çok o eşikte yorulur, ne tamamen dışarıya ait hisseder kendini, ne de içindeki karanlığa tam anlamıyla iner, bir adım atsa kendinden kaçacak gibi, durursa kendiyle yüzleşecek gibi, garip bir sıkışmışlık bu, sanki iki pencere arasında kalmış bir ruh, hangisini açsa biraz eksilecek. Oysa insan, en derin yaralarını hep içeride saklar ve en büyük yalnızlığını kalabalıkların ortasında yaşar, dışarı baktığında anlaşılmayı ister, içeri baktığında ise çoğu zaman kendinden bile saklanır, ve belki de bu yüzden korkutucudur her iki yol, biri seni dünyaya savurur, diğeri sana kendini gösterir. Ama şunu fark ettim, insan o iki pencereden birini seçmek zorunda değil, asıl olan, o korkuya rağmen bakabilmek, içine baktığında kaçmamayı öğrenmek, dışarı baktığında da kendini unutmamak, çünkü bir gün, ne dışarısı kalacak ne de içerisi, geriye sadece yüzleşebildiğin kadar sen kalacaksın.