Tefekkür yoluyla çeşitliliğin ve kazailiğin, geçmişin ve geleceğin boşunalığını algılayınca, haddi hududu olmayan ana daha da iyi gömülürüz. Göstermelikler sayesinde ilerlemektense, delirme dileğinde bulunmak ya da kendini Tanrı'da yok etmek bin misli evladır.
Ne kadar olursak, o kadar az isteriz
Bizi fiiliyata iten, içimizdeki varlık-olmayandır;sarsaklığımız ve intibaksızlığımızdır. İnsan ise sarsaklığın ve intibaksızlığın feriştahı olduğu içindir ki sahip olduğu kuvvetlerle orantısız vazifelere katlanmak mükemmeliyetsizliğinin damgası ve kendini perçinleyerek çökmenin kesin yolu olan iradeye kurban gitmek onun ayrıcalığı ve talihsizliğidir.
Bizi aşan bir kuvvete yalvararak ya da onu yerden yere vurarak duadan ve küfürden bilaistihza yararlanabildiğimiz zaman, daha sağlıklıydık. Kendimize mahkum kılınmamızla birlikte dengesizliğimiz arttı. Kendine olan saplantıdan kurtulmaktan daha acil bir zaruret yoktur. Devasızlık mertebesine terfi etmişizdir;elemli maddeyiz, uluyan teniz, çığlıkların kemirdiği kemikleriz;bizzat sessizliklerimiz ise boğuk hıçkırıklardan ibaret. Tek başımıza, varlıkların artakalanından çok daha fazla acı çekeriz;gerçeği ayaklar altına alan ıstırabımız ise, onun yerine geçer, onun yerini tutar;öyle ki katiyetle acı çeken kişi katiyetle bilinçli olur;dolayısıyla, acı ile bilinç gibi birbirine bağlı olan dolaysız ile gerçek bakımından tamamen suçludur.
Bir fiyasko üstadının eseri olan insan, akamete uğramıştır kuşkusuz,fakat usta işi bir akamettir bu. Vasatlığı bile olağanüstüdür, ondan nefret edildiği zaman bile itibarı yerindedir.
Tanrı 'nın, dünyanın ve kendinin kıyısında, her zaman kıyısında! Bu paradoksu daha iyi hissettikçe, aklını buna takıp alınyazımıza bağlanan bariz olamayışı algıladıkça, daha da insanlaşılır, zira insan olunabilmesi inanılmaz bir şeydir... - elimizde bin tane çehre olup hiçbiri olunmaması, her an kimlik değiştirip yine de düşükleşmeden vazgeçilmemesi. Gerçekle aran bozulmuşken, kendinle aran bozulmuşken, kendine ve başkalarına nasıl güvenirsin?