Toker, bu kitabında giderek daha az gazeteci, daha çok tanık ve hatta sıklıkla taraf'a dönüşüyor. Özellikle altmış dokuz yaşındaki İsmet İnönü’den söz ederken, kelimeleri ister istemez duygusal bir saygı taşıyor. “Son derece dinçti” gibi ifadeler, tarihsel doğruluktan çok, Toker’in hayranlığını yansıtıyor. Oysa o dönemde İnönü yaşlı, yorgun ama hâlâ dirayetli bir liderdi; yani fiziksel bir dirençten değil iradesel bir dirençten bahsedebiliriz.
Bu kitapta Toker de korku hegomanyasından nasibini alıyor. Mesela “Menderes ile Hitler arasında sadece konuşma ve radyo kullanma benzerliği vardır, başka hiçbir benzerlikleri yoktur” cümlesi, apaçık bir otosansür örneği. İroniyle karışık bir güvenceye alıyor kendini. Satır aralarından bizim okumamızı bekliyor. “Ama siz ne demek istediğimi anladınız” havası var. Bu, hem cesur hem de korkunun içinde yaşayan bir gazetecinin dili.
Toker’in anlatımı özellikle DP dönemindeki güç zehirlenmesini çok iyi gösteriyor. “Ben istesem odunu milletvekili seçtiririm” sözü, demokrasiden ne kadar uzaklaşıldığının en keskin kanıtı. Bu cümledeki kibir, halkın sevgisini sahiplenip iradesine el koyma noktasına gelmiş bir iktidarı özetliyor. Menderes’in halkla kurduğu o sıcak bağ, zamanla büyüye büyüye bir tür tapınma ilişkisine dönüşüyor. Nizamettin Nazif’in “Onu kendinize mabut yaptınız” sözünü bu yüzden çok anlamlı buluyorum; çünkü bu dönemde halk artık bir lidere değil, bir simgeye inanıyordu. “Mabut” kelimesinin kökü, ibadet edilen varlığa kadar gider; Menderes’in etrafında da tam olarak bu duygusal körlük oluşmuştu.
Celal Bayar’ın karakterinde de benzer bir dönüşüm var. Başlangıçta modern, akılcı ve halkçı bir figürken, zamanla gösterişe düşkün, törensel bir cumhurbaşkanına dönüşüyor. Toker’in “Bayar’ın gösteriş merakı daha belirgin hale geldi”