Halid Ziya’nın acı çeken âşıkları sevdiğini biliyoruz. Vecdî, bu sevginin en derin, en sessiz ve en trajik örneklerinden biridir. Onun hikâyesi, aşkı anlatamayanların, sevdiğini başkasına verenlerin, bir ömür boyu hiçbir karşılık beklemeden sevenlerin hikâyesidir.
Roman, aşkı anlatmaz; aşkın yaşanamayışını, dillendirilemeyişini anlatır. Bu yönüyle modern Türk edebiyatında sessizliği, geri çekilişi, fedakârlığı anlatır. Vecdî karakteri, yalnızca bir âşık değil; aşkı itiraf etmekten kaçınan, arzularını yüksek sesle dile getiremeyen bir insan hâlidir.
Vecdî'nin aşkı hiçbir zaman karşılık bulmaz. En yakın arkadaşı Hüsam’ın varlığıyla birlikte Vecdî’nin sessizliği artık yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ahlakî bir tercih hâline gelir. Konuşmaz, talep etmez. Çünkü onun aşkı, sahip olmak değil, sevdiğini mutlu görmek üzerine kuruludur. Bu da onu klasik bir platonik âşıktan ayırır: Vecdî yalnızca uzaktan seven değil, sevdiğini kendi elleriyle bir başkasına veren, sonra da bu acıyı tek başına taşıyan biridir.
Vecdî’nin aşkı neredeyse kutsal bir mahremiyet kazanır. Bu aşk hiçbir zaman yüksek sesle söylenmez, bir bakışta, bir duruşta, bir defterde gizli kalır. Vecdî’nin aşkı, yaşanmaz; bastırılır. Ve bu bastırma, zamanla onun kişiliğine dönüşür. Savaşa gönüllü gitmesi, orada bir uzvunu kaybetmesi, dönüşte hayata tutunamaması, bunların hepsi yalnızca fiziksel değil, ruhsal bir tükenişin göstergesidir. Aşkı ona hayat değil, ölüm getirir. Vecdî, yaşarken kimseye anlatamadığı aşkını ölümünden sonra yazdıklarıyla paylaşır, ancak öldükten sonra işitilir.
Vecdî, kendi suskunluğu içinde büyüyen hem de başkasının mutluluğu için kendinden vazgeçen bir adamdır. Bu, romantik bir idealleştirme değil; varoluşsal bir tercih, belki de bir kaderdir. Vecdî hiçbir zaman mutlu olmaz; ama bu