Gamze Furat

Gamze Furat
@GamzeFurat
Arzu ve Yalnızlık Arasında
Puan vermedi·144 syf.··
2026 3. kitabı
Seren, alışageldik biri olmaktan çok uzak ama bir o kadar sıradan bir kadın. Kitabın güçlü bir akışı var. Bölümler arası geçişler, neredeyse bir dizinin bölüm sonu etkisi yaratıyor. Okurun merakını canlı tutmayı biliyor. Yazarın anlatı ritmini kurma beceresi tartışmasız. Ancak metin ilerledikçe bu akıcılığın altında bir boşluk hissi beliriyor. Kitap boyunca Seren'in erkeklerle temasını izliyoruz. Bu temas çoğu yerde bir tür açlıkla özdeşleşiyor. Seren'de belirgin bir eksiklik duygusu var ve bunu erkekler üzerinden doldurmaya çalıştığını hissediyoruz. Karaktere nemfomani yakıştırması yapmak da mümkün değil çünkü kontrolü dışında yaşamıyor hiçbir şeyi. Kendi kararı olarak kurulan metinde bir mağduriyet anlatısı yok. Karakter edilgen değil, etken konumda. Seren, potansiyel olarak unutulmayacak bir karakter vaat ediyor. Ancak bir tutam serpiştirilen duygusal kırılmalar buna yetmiyor. Yazarın zekice ve yer yer alaycı kurduğu dil, okurla arasında bir mesafe kuruyor. Seren'in belki de en savunmasız kaldığı an, "Beni evine aldın," sözlerinde görülüyor. Fakat hemen ardından sert ve bedensel bir dile geçerek bu kırılganlığı geri çekiyor. Sanki acınacak durumda kalmaya tahammülü yok. Bu da karakterin derinleşememesine sebep oluyor. Erkek karakterlerin yoğun ve hızlı dolaşımı, isimlerin birbirine karışmasına neden oluyor. Bir figür olarak kalıyorlar ve tekilleşmiyorlar. Bu bilinçli bir tercih olabilir, Seren'in bağ kurma yapısını anlatmak istemiş olabilir ancak sonuç olarak olur, Seren'e de uzak kalıyor. Dildeki alaycı tavır, gerçekle birebir örtüşen diyaloglar yaşanılanları gerçek kılıyor hatta bir yerden sonra okur, çok hareketli bir hayatı olan ağzı biraz bozuk bir arkadaşıyla sohbet ediyor hissine kapılabiliyor. Yazarın yeteneği açıkça görülüyor. Ritmi kurabiliyor, sahneleri
Kafandaki AğaçlarGülhan Tuba Çelik · Epona Yayınları · 202319 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Atalay'ın Değişen Mizahı
6/10
·260 syf.··
2025 290. kitabı
Atilla Atalay, belki yılların da etkisiyle alıştığımız mizahını terk ediyor. Önceden mahallenin, insanların, küçük tuhaflıkların sıcaklığından bahsederken burada sanki yazar, bir adım geri çekilip bu ülkenin modern tuhaflıklarına uzaktan bakıyor. Yerellik gidince mizahın Atalay’ın o yumuşacık, hafif alaycı gülüşü burada daha keskin, daha soğuk bir ironiye dönüşüyor. İnsanların düşünmeden konuşmasından, birbirinden duyduğu etkileyici cümleleri art arda sıralayıp fikir sanmasından, ezberden yaşamalarından yorulmuş. Bu yorgunluk hikâyelerin dokusuna sinmiş. Yazarın, Aziz Nesin sevgisi özellikle "R" de açık açık ortaya çıkıyor. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ın 2003 versiyonunu okuyor gibi hissediyoruz ki bunu kendisi de hikâyesinde söylüyor. Bürokrasi karşısında silinen kimlik, varla yok arası insan, absürd yanlışlıklar zinciri... Ama o Nesin’e özgü sıcaklık burada yok. Sanki Atalay, sistemin çürümüşlüğünden çok insanların körleşmesinden usanmış. Yazarın kendi çevresinden kopmuşluğu, insanlardan uzaklaşmışlığı hissediliyor. Eski mahallenin tanıdık tuhaf insanları yerine artık sadece tuhaflar var; tanıdıklıkları yok olmuş, insan sıcaklığı gitmiş. Kitapta dikkatimi çeken bir şey daha oldu: Atalay daha o zamanlardan bugünün ebeveynlik faciasını görmüş. Aşırı anlayışlı olacağız diye çocuğunun kölesi olan, her sözünde felsefi bir metin arayan anne babalar O zamanlar baş göstermeye başlamış. O dönemde belki tek tük örneklerdi, bugün ise norm hâline geldiler. Atalay’ın bunu yıllar öncesinde fark etmesine şaşırmadım ama bu tespitin ağırlığı hikâyelere başka bir sertlik katıyor. Mizah, tatlı bir sitem değil artık; bıkkınlığın içinden çıkan kısa, sinirli bir gülümseme gibi. Ağlama Dolabı, Atalay’ın tamamen değiştiği bir dönem kitabı. Yerellik yok, sıcaklık yok; ama çok daha net bir
Ağlama DolabıAtilla Atalay · İletişim Yayıncılık · 2012142 okunma
Açlığın, Savaşın ve Bedenin Çığlığı
10/10
·1040 syf.··
2025 289. kitabı
Bu kitabı özetlemek kolay bir şey değil ama kabaca şunu yapmaya çalıştığını söyleyebilirim: Çin’in tarihini, devlet politikalarını, bedenlerin ve bedenlerin ihtiyaçları üstünden anlatıyor. Özellikle de kadın bedeninin, memenin, kalçanın, açlığın, hamileliğin, fahişeliğin üstünden. Ve bunu öyle edebi nezaketle değil, bağıra bağıra, okuru rahatsız ede ede yapmak istiyor. Okuyucu şunu düşünecektir: her şey memeye bağlanıyor. Bebekken memeye saplantı, büyüdükçe memeyi dünyanın merkezi gibi görme, her şeyi meme ucuyla ilişkilendirme... Bu çocuksu takıntı aslında saf sapıklık değil; büyük kıtlığın, savaşın, yokluğun içinden gelen bir ülkenin en temel ihtiyacının, beslenmenin simgesi. Aç bir toplumun hafızasında en kutsal organ memeyse, Mo Yan da tüm romanı bu organın etrafında döndürüyor. Yani baş karakter aslında bizzat açlığın, kıtlığın kendisi. Geniş kalça doğurganlığın, hayatta kalma kapasitesinin simgesi; bu yüzden erotikleşmiyor, yaşam mücadelesi devam ediyor. Ablalar üzerinden kurulan evlilikler, genelevde çalışan, Kuşçu Han'a duyulan aşk, Dilsiz'in tecavüzü, âkıbeti bilinmeyen satılık kız... Hepsi aynı şeyi anlatıyor: “Kadınların doğru dürüst çıkışı yok.” Birinci abla parayla evleniyor, diğeri yiğitlik/şanla, üçüncüsü aşk uğruna kendini parçalatıyor, dördüncü abla bedenini satıyor... Hepsinin sonu felaket. Erkek çocuğa duyulan saplantı da aslında hiç kimseyi kurtarmıyor; anne erkek doğurmak için kendini paralıyor ama doğan oğlan da kırık, sakat, itilmiş, aşağılanmış bir hayat yaşıyor. Yani Mo Yan, hem ataerkilliği hem de o dönemin politikasını iç içe gösteriyor: “Erkek çocuk doğur, kurtulursun” yalan, “iyi evlilik yap, kurtulursun” yalan, “devrim gelince kurtulursun” o da yalan. Yaşanılanların ağırlığı burada devreye giriyor. Gerçekçilik anları kırılıyor (abla kuşa
İri Memeler ve Geniş KalçalarMo Yan · Can Yayınları · 20191,038 okunma
Fintasfenkinörleşerek Okumak
8/10
·248 syf.··
2025 286. kitabı
Bir trenin cam kenarında oturuyoruz. Yolculuk, iki günlüğüne bir akrabamızın düğününe. Yan koltukta kuzenimiz var, hafiften serseri. Bir İstanbul’da, bir memlekette. Hiçbir yerde çok kalamamış. Zeki, muzip bir abimiz. Anlatacak çok hikâyesi var, görmüş geçirmiş ama hiç değişmemiş. Menekşe İstasyonu’nu böyle bir hisle okuyoruz. Sıdıka’yla tanıdığımız Atilla Atalay bu kez kendini daha fazla açıyor; sadece anlatan değil, anlatının bir parçası artık. Mizahı dışa doğru akan bir enerji olmaktan çıkıyor, içe dönüyor. Baturalp Dinçdarı bu dünyanın en uç örneği. Bir yandan ninja, bir yandan hoca. Hem alay konusu, hem bilge. Bu kadar çelişkinin bir arada var olabilmesi, Atalay’ın insanı tanıma biçiminden geliyor. Onun karakterleri hiçbir zaman tek boyutlu değil; herkes biraz trajik, biraz gülünç. Tıpkı bizler gibi. Kitaptaki her öykü, aslında hepimizin tanıdığı insanlardan oluşuyor. Atalay, mizahı bir kalkan olarak değil, bir büyüteç olarak kullanıyor. Küçük ayrıntılarda, sıradan diyaloglarda, hatta suskunluklarda bile büyük bir insanlık hâli yakalıyor. Onun dünyasında kahramanlıklar yok; tam tersine, kimseye anlatmadan yapılan küçük iyiliklerin, hatta çaresizliklerin izi var. O kadar doğal, o kadar sade ki her şey; sanki olması gerektiği gibi. Atalay, gülmek ya da güldürmeyi hedeflemiyor; insanın içindeki o ince çatlağı göstermek istiyor. O çatlakta ağlayamadığımız anlar, sinirlendiğimiz ama belli edemediğimiz durumlar var. Yine de kendimizi tutamıyoruz ve “Fintasfenkinör” diye saçma bir kelime sızıyor ağzımızdan. Kitap bitince, insanın içinde huzurlu bir hüzün kalıyor. Çünkü Atalay, kötülüğün ortasında bile iyi kalmanın, gürültülü bir çağda bile güzel susmanın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Menekşe İstasyonu, görülmeyenin, sessizliğin yankısıyla biten bir kitap
1000Kitap
Menekşe İstasyonuAtilla Atalay · İletişim Yayıncılık · 2006224 okunma
Dünyanın En Kalabalık ve En Yalnız Penceresi
10/10
·224 syf.··
2025 134. kitabı
Sıdıka, kendi acısına üzülmeyen kadın. Çünkü üzülse dağılır, çünkü üzülse yaşamaz. O, kırıldığı yerde direnen, acısını sessizce un ufak eden kadınlardan. Kavganın ve sevgisizliğin içinde bile sevmeyi becerebilir. Her seferinde dayak yese de dünyanın derdini çözmeye çalışır; kendi derdini değil, dünyanın derdini. Evde nefes alamaz ama insanlığın aldığı nefesi düşünür. Dizini kırıp hâline şükretmez, ama sırf bu gezegenin havasını soluyor diye ona minnet duymayı da bilir. Ağlamaz hiç. Çünkü kendinden daha kötü durumda olanları bilir; zaten elinden gelse önce onları kurtarır. Ailesine kızsa da nefret etmez onlardan, hatta sever. Hem de çok sever. Onların cehaletini, sevgisizliğini, şiddetini bile anlamaya çalışır. Peki niye seviyoruz Sıdıka’yı? Tüm Türk kızları olarak ona ve birbirimize benzediğimiz için mi? Doğar doğmaz elimizden iş tutmamız beklendiği için mi? Yemek yapmayı, evi temiz tutmayı maharet kabul eiiğimiz için mi? Yoksa şiddetin bin bir türlüsünü kanıksadığımız için mi? Belki hepsi biraz. Çünkü Sıdıka’yı sevmek, onu anlamaktan geçer. Dünyanın öbür ucundaki bir insanın acısını hissedebilen, beş yüz yıl yaşamış birinin hikâyesine bile üzülebilenler anlar onu. Sıdıka’yı sevmek, kendinden bir şey bulmaktır onda; onu anlamak, sabrettiğimiz adaletsizlikleri, kırgınlıklarımızı görmektir. Bazı insanlar sanki kalplerine sınır çizmiş gibi severler. Kurallar koyarlar: Aynı milletten olacak, aynı dine inanacak, aynı düşünecek... Yine de yetinemezler; karşısındaki aynı kelimelerle aynı düşünceyi söylese bile sevmeyeceklerdir. Çünkü beceremezler. Sıdıka ise sevebilir. Onun sevgisi kural tanımaz. O, kendisine benzeyeni değil, insana ait olanı sever. Bu kendine kalkan el bile olsa.
1000Kitap
SıdıkaAtilla Atalay · İletişim Yayınları · 20081,043 okunma