Klasik eserleri neden sevdiğimizi hatırladım bu kitapla birlikte. Yazar, tüm parlak zekâsına rağmen geride duemayı becermiş. Günümüz yazarlarının çoğu, karakterlerini kendi uzantısına çeviriyor, her biri sanki yazarın ruhundan fırlamış, onun düşüncelerini dile getiren küçük elçiler gibi konuşuyor. Burada öyle değil. Gorki’nin karakterleri onun sesini taşımıyor. Her biri kendi sesine sahip, kendi acısından konuşuyor. Varoluş sancısı çekmiyorlar; çünkü o kadar derin düşünmeye fırsatları yok. Onlar yoklukla, sefaletle, ezilmişlikle yoğrulmuş insanlar. Hayatta kalmak, biraz sıcak, biraz ekmek, azıcık huzur tek dertleri bu. Elbette Gorki kendi hayatından ilham almıştır ya da bu insanlara birebir tanık olmuştur ama asıl başarı bu, her birini kendinden bağımsız var etmeyi başarabiliyor.
Bu insanlarda bir tür sahicilik var. Onların yakınmaları, dertleri, feryatları yalın ve içten. Yaşadıkları dramatik olsa da karakterler dramatik davranmıyor. Hepsi insan kalabilmenin farklı biçimlerini temsil ediyor. Yazar hiçbirine ne acıyor, ne de yüceltiyor. Sadece gösteriyor. Bu yüzden oyun, bir fikir gösterisine değil, bir insan tablosuna dönüşüyor.
Gorki’nin karakterleri, edebiyat kusmuyor. Her biri sanki hayattan kopup sayfaya düşmüş gibi. Konuşmalarında ne bir gösteriş var ne de bir balyoz gibi okura vurulan bir fikir. Kimse bir düşünceyi temsil etmiyor, kimse “anlam arayışında” değil. Her biri yaşamakla meşgul. Günümüz kitaplarında sıkça rastladığımız o ağırlık, o bilinçli “edebi olma” çabası burada yok. Gorki’nin dili, kaba ama canlı. Kimse duyabileceğimizden daha zarif, alaycı, kaba konuşmuyor.
İntihara meyilli karakterlere inat, Gorki’nin insanları yıkılmış olsalar bile tamamen ölüme direnirler.
Ayaktakımı, yoksulluğu, alkolü, şiddeti, sevgisizliğiyle insanın çırılçıplak hâlidir.