Yavaş yavaş bu dayanılmaz ağrının ayağımdan geldiğini anlıyorum, demek orada, yerinde ve onu hareket ettireliyorum. Tanrıya şükürler olsun, ağrıyor. Orada ve ağrıyor.
Hiç kimse kendisine varolmadığının söylenmesini istemez. Ve bizim varolmayışımıza dair yokluğumuz okadar yoğun ki, fark edilmemiz için sıradışı bir şeyler yapmamız gerekiyor, bir Londra köprüsünde ucu zehirli bir şemsiyeyle deşilip öldürülmek gibi.
Kör topal İngilizcemle bir ağrımın olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Ama hemşire başını sallıyor ve kendi dilinde, anlamadığım bir şey söylüyor.
Hüzün kemikleri kırılganlaştırır.
İnsan bir süre susmalı ve oluşan sessizlikte başka bir öykü anlatıcısının -bir balık, yusufçuk, sansar veya bambunun, bir kedi orkide veya çakıltaşının- sesine kulak vermeli. Arıların roman yazmadığını, örneğin, nereden biliyoruz? Tek bir bal peteğini bile okuduk mu?