Roman, kahramanımızın cezaevine getirilişi ve koğuşa yerleşmesiyle başlıyor. Kendisinin bir “siyasi” suçlu olduğunu öğreniyoruz. Bir tutuklamanın ve tutuklama süresince korku ve endişe dolu bekleyişlerle geçen kısa ama yıllar geçmiş gibi gelen bir süreden sonra götürüldüğü bilinmez bir yerde işkence gördüğünü öğrendiğimiz kahramanımızın geçmişi ile ilgili pek fazla bilgimiz yok. Bir takım kişileri tanıdığı veya bazı şeyler bildiği ve bir takım oluşumların içinde yer almış olduğunu sadece tahmin edebiliyoruz. Tabii en büyük suçu “sakıncalı” bazı kitapları okumuş ve bulundurmuş olmak ve düşünmek.
Kahramanımız bulunduğu koğuşta tek siyasi suçlu; Kahramanımız haricinde hepsi birer Nuri olan diğer suçlular kişiliksizleştirilmiş; Sarışın Nuri, Efendi Nuri, Gılay Nuri... Zaten Nurilerin hepsi “adi” suçlu. Romanda da bu husus Gılay Nuri tarafından kahramanımıza aktarılırken şöyle ifade ediliyor:
“…Sen siyasisin. Ayrısın… Kafan suçlu senin, kafan. Kafanı beğenmemişler anlaşılan, kafanı suçlu bulmuşlar… Bak açık söyleyeyim: Çoğumuz burada boktan suçlar yüzünden yatıyoruz. Yani işlediğimiz suçun övünülecek bir yanı yok anlatabildim mi?....Bak ne diyorlar? Ayırmışlar. Size siyasi suçlu diyorlar, bize adi suçlu. Adımızı biler ayırmışlar. Dahası var mı bunun be arkadaşım.”
Yaralısın kimi edebiyat eleştirmenleri ve uzmanlarınca bir dönem romanı olarak nitelendiriliyor; bahsi geçen bu dönem 12 Mart 1971 dönemi. Kitabın tanıtımını okuduğunuz zaman da 12 Mart dönemindeki baskıları ve bu baskılara karşı direnişi anlattığı ifade edilmekte.
Gerçekten böyle adlandırmak mümkün mü, bilemiyorum. Çünkü bir “dönem” ifadesi geçtiği zaman romanda bariz veya geri planda o döneme ait net ve açık bazı tarihsel bilgilerin veya yaşanmışlıkların olmasını –Vedat Türkali buna örnek
Pek çok insan klasiklere dair okuması zor, fazla uzun, ağır ve ağdalı olacağı yönünde bir önyargıya sahip olduğundan, okunabilirlik açısından değinmekte fayda görüyorum ki ilk bölüm, belki de felsefi bir altyapıya sahip olduğundan, daha dikkatli ve konsantrasyon gerektiren bir okuma sunsa da ikinci bölümde oldukça akıcı ve sürükleyici bir hal alıyor. Üstelik benim ilk başta şaşırarak "Acaba kısaltılmış basım mı?" diye sorup soruşturmama neden olacak kadar da kısa -yaklaşık 150 sayfa- bir kitap. Dolayısıyla sahip olduğu "klasik" etiketinden dolayı gözünüz korkuyorsa aldanmayın, okuyun derim.
Nihayetinde 20 yaşındayken bu adam kendini toplumdan tamamen soyutlayıp, "yeraltım" diye söz ettiği evinde hiç kimse ile bir iletişimi olmaksızın yaşamaya başlamış.
Çok çok iyi biliyorum ki, bu yaşam tarzı bu gibi insanlar için saadettir. Başlarda cennete düşmüş gibi hissettirir. Peki ya sonra? İnsan yalnız kaldıkça kendini bulur, düşünür ve sorgular. "Neden böyleyim? Neden bu haldeyim?" diye sorar ve sorularına cevap buldukça insanlara olan kini ve nefreti artar. Bu durum sürdükçe de kendisinin diğerlerinden farklı ve zeki olduğunu bilse de halinin acınası olduğunun farkına varır. Bu acınasılık da öyle bir şeydir ki: şahıs herkes gibi, normal, aptal, mutlu ve sosyal olmayı diler. Fakat seçim şansı yoktur.
Bu yüzdendir ki bu adam yıllar sonra yazmaya başlar. Bu yüzdendir ki yıllar önceki okul arkadaşına gidip kendini yemeğe davet ettirir. Bu yüzdendir ki son sayfalarda Liza'ta o acı itirafları yapıp, içindeki kini ve nefreti döker..
Evet, bu hastalıklı bir adamın hikayesidir. Tamamen kalbime ve beynime dokunmuş bu kitabın tesiri sanırım kolay kolay geçmeyecek ve her zaman favori kitaplarımdan birisi olarak kalacak..
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,4bin okunma