Doymak bilmez insanoğlunun iştahını kabartan yeni dünyanın nimetlerine ulaşmak gibi aptalca düşler uğruna acımasızlığın sınırlarını zorlayan bir avuç istilacının yarattığı kaosun içinden çıkıp, karanlığın yüreğine bir yılan gibi kıvrılarak yol alan, incelikli bir dehşet.Yazarın hayat tecrübesi, ya da haddinden fazla melankolik hâlet-i rûhiyesinden olsa gerek; dingin bir teşrinievvel sabahını karşılar gibi; kan donduran tepkisiz bir anlatımla neşrediyor bu dehşetengiz enstantaneyi.
Konu kötülüğe geldiğinde, hukuki yaptırımlardan münezzeh insanların ehil olduğu eylemler karşısında duyacağınız şaşkınlık; kargaşa halindeki bütünden gerçeklikliğin seçilmesini engelleyen sisli atmosferle birleşince; maruz kaldığımız kurgu bağrımızda bir taş, karnımıza isabet eden okkalı yumruk gibi iniyor bünyeye.Biz de çaresiz, bu batalık zeminde bata çıka ilerliyoruz, bu kibirli Avrupalıların yanında.
Lakin işler onların beklediği istikamette gitmiyor.Zaman geçtikçe kin ve korku dolu bakışlarını patlayan mermiler gibi beyaz adamların üzerine boca eden yerlilerin manevi ağırlığını ruhlarında, vücutlarında ezici bir rehavete dönüşen keşfedilmemiş yabanın dehşetini ise zihinlerinde hissediyorlar.
Attıkları her adım vahşi diye niteledikleri insanların kestirilemez tehlikelerle örülü topraklarına değil,kendi ruhlarının karanlığındaki bilinmezliğin kalbine mühürlüyor onları.Belki de dayanılmaz olan buydu, insanoğlu kendi ruhundaki karanlıkla ancak -baş aktörü kendisinin olduğu- böylesine derin ve süfli bir kötülük sarmalından geçerek yüzleşebilirdi..Ama ne yazık ki, bu karanlığın üstesinden gelemediler. Üstesinden gelemedikleri şeyden de -her insan gibi- nefret ettiler.Ne de olsa bu; gerçek hayatta olduğu nispette içsel de bir hac yolculuğdu, ve düşman yaratmak adına ‘yaftalanıp lanetlenen’