Narı ona fırlattım. Tam göğsüne isabet etti, patladı, kırmızı çekirdekleri havaya savruldu. Hasan'ın çığlığı şaşkınlık ve acı yüklüydü.
"Sen de bana vur!" diye haykırdım. Hasan bir göğsündeki lekeye bir bana baktı.
"Kalk vur bana!" Hasan kalktı ama orada afallamış bir halde öylece durdu:
Daha bir dakika önce kumsalda keyifli yürüyen ve dev bir dalgayla okyanusa sürüklenen bir adam gibi..
Öteki çocuğun ne için yarıştığını bilmiyordum, belki de yalnızca ün kazanmak için. Oysa bu; benim görülen değil bakılan, duyulan değil dinlenen biri olabilmek için tek şansımdı.
Kabil'in kışına bayılıyordum. Geceleri pencereme pıtır pıtır vuran kar tanelerine, yeni yağmış karın siyah kauçuk botlarımın altında ezilirken çıkardığı çıtırtıya, rüzgar bahçelerde, sokaklarda uğuldarken demir sobadan yayılan sıcaklığa bayılıyordum. Ama en çok da ağaçlar donup yollar buz tutunca, Baba'yla aramdaki buzların azıcık da olsa erimesine.
Bunu sağlayansa uçurtmalardı. Baba'yla aynı evde yaşıyorduk ama farklı dünyalarda.. Uçurtmalar bu iki dünya arasındaki, kağıt inceliğindeki kesişme noktasıydı.