Enes Genç

Enes Genç
“İnsan olan onuruyla yaşar.”
AMASYA
Battalgazi/Malatya
616 okur puanı
Eylül 2017 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Japonya'nın iklimine gelirsek, yıllık ortalaması 4000 milimetreyi bulan yağış miktarıyla dünyanın en yağışlı ılıman ülkesidir. Dahası, Avrupa'nın çoğu bölgesinde yağışlar kış aylarında görülürken, Japonya'da tam tersine yağmurlar bitkilerin büyüme mevsimi olan yazın yağar. Fazla yağış alan ve hele yaz aylarında yağış alan bir ülke olarak Japonya ılıman ülkeler arasında bitki verimliliği en yüksek ülkedir. Tarım arazilerinin yarısı yoğun emek isteyen, yüksek verimli ve sulamalı pirinç tarımına ayrılmıştır; yağışlı dağlardan eğimli ovalara akan çok sayıda ırmak bu tarımı kolaylaştırır. Japonya'nın topraklarının yüzde sekseninin tarıma elverişli olmayan dağlık araziden oluşmasına ve yalnızca yüzde on dördünde tarım yapılabilmesine karşın, Japonya'nın bu tarım arazisiyle kilometre kare başına beslediği insan nüfusu İngiltere'dekinin sekiz katıdır. Aslına bakarsanız kullanılabilir tarım arazisine oranla Japonya dünyanın en yoğun nüfuslu toplumunu barındıran ülkedir.
Sayfa 567 - Tübitak Popüler Bilim Kitapları·Kitabı okudu
Enes Genç
Japon ormanlarının bireşimi enleme ve boylama göre değişir: güneyde, alçak enlemlerde yaprağını dökmeyen ağaçlardan oluşan ormanlar, orta Japonya'da belli zamanlarda yaprağını döken ağaçlardan oluşan ormanlar, kuzeyde ve yüksek enlemlerde kozalaklı ağaçlardan oluşan ormanlar. İlkçağ insanları için en verimli ormanlar yaprağını döken ormanlardı çünkü onlar ceviz, kestane, atkestanesi, meşe palamutu, akgürgen fıstığı gibi yenebilir meyveler bakımından zengindi. Japonya'nın suları da önemli derecede verimlidir. Göller, ırmaklar, iç deniz, batıdaki Japon denizi, doğudaki Büyük Okyanus, somon, alabalık, ton, sardalya, uskumru, ringa, morina gibi balıklarla doludur. Bugün Japonya dünyada en çok balık avlanan, ithal edilen ve tüketilen ülkedir. Japon suları midye, istiridye, öteki kabuklu deniz hayvanları, yengeç, karides, kerevit ve yenebilir deniz yosunları bakımından da zengindir. Daha sonra göreceğimiz gibi, toprağın, tatlı suların ve denizlerin bu verimliliği Japonya'nın tarihöncesi döneminin anahtarıdır.
Japonya'nın iklimine gelirsek, yıllık ortalaması 4000 milimetreyi bulan yağış miktarıyla dünyanın en yağışlı ılıman ülkesidir. Dahası, Avrupa'nın çoğu bölgesinde yağışlar kış aylarında görülürken, Japonya'da tam tersine yağmurlar bitkilerin büyüme mevsimi olan yazın yağar. Fazla yağış alan ve hele yaz aylarında yağış alan bir ülke olarak Japonya ılıman ülkeler arasında bitki verimliliği en yüksek ülkedir. Tarım arazilerinin yarısı yoğun emek isteyen, yüksek verimli ve sulamalı pirinç tarımına ayrılmıştır; yağışlı dağlardan eğimli ovalara akan çok sayıda ırmak bu tarımı kolaylaştırır. Japonya'nın topraklarının yüzde sekseninin tarıma elverişli olmayan dağlık araziden oluşmasına ve yalnızca yüzde on dördünde tarım yapılabilmesine karşın, Japonya'nın bu tarım arazisiyle kilometre kare başına beslediği insan nüfusu İngiltere'dekinin sekiz katıdır. Aslına bakarsanız kullanılabilir tarım arazisine oranla Japonya dünyanın en yoğun nüfuslu toplumunu barındıran ülkedir.
Sayfa 567 - Tübitak Popüler Bilim Kitapları·Kitabı okudu
Enes Genç
Yağış miktarının yüksek olması sayesinde ormanlar ağaç kesimlerinden sonra kendilerini hızla yenilerler. Binlerce yıldır yoğun insan kalabalıklarının yaşadığı bir yer olmasına karşın, Japonya'yı ilk gören herkesi şaşırtan şey yeşilliğidir, çünkü topraklarının yüzde yetmişi hâlâ ormanlarla kaplıdır (İngiltere'de bu oran yüzde ondur). Öte yandan bu kadar ormanın var olması, doğal otlak ve meraların olmadığı anlamına gelir. Geleneksel anlamda Japonya'da yiyecek olarak büyük ölçekte yetiştirilen tek hayvan domuz olagelmiştir; koyun ve keçi yetiştiriciliği hiçbir zaman önemli yer tutmaz, sığır yalnızca arabalara ve kara sabanlara koşmak için yetiştirilir ama asla yemek için değil. Japon bifteği ancak mutlu azınlığın yiyebildiği lüks bir maddedir, bir kilosunun satış fiyatı yüz doları bulur.
Diller ve Alfabeller
Günümüzde uzman dilciler, yazısız diller için kopya yöntemiyle yazı sistemleri tasarımlıyorlar. Böyle ısmarlama sistemlerin çoğu mevcut alfabeler üzerinde yapılan değişikliklerle oluşuyor ama
Sayfa 289 - Tübitak Popüler Bilim Kitapları·Kitabı okudu
Enes Genç
Yazının ortaya çıkışı ve başlangıçta başkalarınca benimsenmesi için yiyecek üretimi sonuç olarak gerekli bir koşuldu ama yeterli bir koşul değildi. Bu bölümün başında, karmaşık siyasal düzenleri olan ve yiyecek üreten bazı toplumların yakın çağlara kadar yazı geliştirmeyi ya da başkalarından ödünç almayı başaramadıklarından söz etmiştim. Yazıyı karmaşık bir toplumun ayrılmaz bir parçası olarak görmeye alışmış bizim gibi çağdaş insanlar için öncelikle çok şaşırtıcı olan bu tür toplumların arasında MS 1520'de Güney Amerika'da İnka İmparatorluğu, yani dünyanın en büyük imparatorluğu vardı. Ayrıca Tonga deniz imparatorluğu, 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan Hawaii devleti, İslam öncesi Afrika'nın ekvator altı ve Batı Afrika'da Sahra'nın güneyindeki bütün devletler ve şeflikler, Mississippi Vadisi ve çevresinde yaşayan en büyük Kuzey Amerika toplumlaları da bunların arasındaydı. Yazıları olan toplumlar ile aynı ön koşullara sahip olmalarına karşın bu toplumlar niçin yazı sahibi olmayı başaramadılar? Burada kendimize şunu hatırlatmalıyız: Yazıları olan toplumların büyük çoğunluğu yazıyı ya komşularından ödünç almışlar ya da kendi başlarına icat etmekten ziyade ötekilerden esinlenerek geliştirmişlerdi. Biraz önce adlarını andığım yazısız toplumlar Sümerlere, Meksikalılara ve Çinlilere göre yiyecek üretimi. ne daha geç başlamış olan toplumlardır. (Bu konuda tek belirsizlik, sonradan İnka ülkesi olacak olan Andlar'da ve Meksika'da yiyecek üretiminin göreli tarihleriyle ilgilidir.) Yeterince zamanları olsaydı yazısı olmayan toplumlar da sonunda kendi başlarına yazı geliştirebilirlerdi. Sümer'e, Meksika'ya, Çin'e yakın bir yerde yaşasalardı, tıpkı Hindistan'ın, Mayaların, yazıları olan pek çok toplumun yaptığı gibi bu merkezlerden yazıyı ya da yazı düşüncesini alabilirlerdi. Ama ilk yazı merkezlerinden çok uzak yerlerde yaşıyorlardı, yakın çağlardan önce yazıyı almalarına olanak yoktu. Yazısı olan en yakın toplumdan en azından 6500 kilometrelik bir okyanusla ayrılmış olan Hawaii ve Tonga, yalıtılmışlığın önemini bize en iyi gösteren yerlerdir. Öteki toplumlar kuş uçuşu uzaklığın yalıtılmışlığın ölçütü olmadığını örnekler. Andlar, Batı Afrika krallıkları, Mississippi Irmağı'nın ağzı, sırasıyla. Meksika'da, Kuzey Afrika'da ve yine Meksika'da yazısı olan toplumların yaşadıkları yerlerden fazla uzak değildi, birincisinin uzaklığı aşağı yukarı 2000, ikincisinin 2400, sonuncusunun 1100 kilometreydi. Alfabenin icadından itibaren 2000 yıl içinde Akdeniz'in doğu kıyılarındaki anayurdundan çıkıp İrlanda'ya, Etiyopya'ya, Güneydoğu Asya'ya ulaşmak için ne kadar yol gitmesi gerektiğini düşünürseniz bu uzaklıklar hiç de fazla değildi. Ama kuşların kolayca aşacağı doğal engeller ve su engeli insanları yavaşlatır. Kuzey Afrika'nın (yazısı olan) devletleriyle (yazısı olmayan) Batı Afrika'yı, kentler kurmaya ve tarıma hiç elverişli olmayan Sahra çölü ayırıyordu. Aynı şekilde Güney Meksika'nın kent merkezleri ile Mississippi Vadisi'nin şeflikleri arasında Kuzey Meksika'nın çölleri vardı. Güney Meksika ile Andlar arasında iletişim ya deniz yolculuğu gerektiriyordu ya da karadan dar, ormanlık, hiçbir zaman şehirleşmemiş Darien Kıstağı üzerinden birbiri ardına pek çok ilişki gerektiriyordu. Bu bakımdan Andlar, Batı Afrika, Mississippi Vadisi aslına bakarsanız yazıları olan toplumlara uzak yerlerdi. Yazısı olmayan toplumların tamamıyla yalıtılmış toplumlar olduğunu söylemek anlamına gelmiyor bu. Bereketli Hilal'in evcil hayvanları sonunda Sahra'yı aşarak Batı Afrika'ya gelmedi değil, daha sonra İslam âleminin etkileri ve Arapça yazı da geldi. Mısır bitkisi Meksika'dan Andlar'a yayıldı, biraz daha yavaş bir şekilde Meksika'dan Mississippi Vadisi'ne yayıldı. Ama daha önce X. Bölüm'de gördüğümüz gibi, Afrika'da ve Amerika'da kuzey-güney ekseniyle ekolojik engeller tarım ürünlerinin ve evcil hayvanların yayılma hızını yavaşlatmıştı. Yazının tarihi de bize insan icatlarının yayılmasını çevrenin ve coğrafyanın benzer şekilde etkilediğini çarpıcı bir biçimde gösteriyor.
Diller ve Alfabeller
Günümüzde uzman dilciler, yazısız diller için kopya yöntemiyle yazı sistemleri tasarımlıyorlar. Böyle ısmarlama sistemlerin çoğu mevcut alfabeler üzerinde yapılan değişikliklerle oluşuyor ama
Sayfa 289 - Tübitak Popüler Bilim Kitapları·Kitabı okudu
Enes Genç
İlk yazıların kullanım alanlarının ve kullanıcıların sayısının sınırlı olması insanlık tarihinde yazının niçin bu kadar geç ortaya çıktığı konusunda bize fikir verir. Bağımsız olarak icat edilmiş olma olasılığı ya da olanağı bulunan yazıların (Sümer, Meksika, Çin, Mısır yazılarının) hepsi, bu icat edilmiş sistemlerin bütün ilk uyarlamaları (örneğin, Girit'teki, İran'daki, Türkiye'deki, İndus Vadisi'ndeki, Maya bölgesindeki), karmaşık ve merkezi siyasal kurumları olan, toplumsal bakımdan katmanlı toplumlar gerektiriyordu, bu toplumların yiyecek üretimiyle ilişkilerini daha sonraki bir bölümde inceleyeceğiz. İlk yazı (kayıt tutmak, krallık propagandası gibi) o siyasal kurumların gereksinimlerine hizmet etti, yazıyı kullananlar yiyecek üreten köylülerin yetiştirdikleri depolanmış yiyecek fazlasıyla beslenen tam zamanlı bürokratlardı. Avcı/yiyecek toplayıcı toplumlar hiçbir zaman ne kendileri yazı diye bir şey geliştirdiler ne de başkalarından aldılar, çünkü ilk yazının kullanılacağı kurumlardan da yoksundular, yazıcıları beslemek için yiyecek fazlası üretmeye yarayacak toplumsal ve tarımsal düzeneklerden de. Dolayısıyla, salgın insan hastalıklarına yol açan mikropların gelişmesi için nasıl yiyecek üretimiyle, yiyecek üretimini izleyen binlerce yıllık toplumsal gelişme gerekiyorsa yazının gelişmesi için de gerekiyordu. Yazı bağımsız olarak Bereketli Hilal'de, Meksika'da ve belki de Çin'de ortaya çıktı çünkü bu bölgelerin her biri bulundukları yarım kürede yiyecek üretiminin ilk başladığı yerlerdi. Yazı o birkaç toplum tarafından bir kez icat edildikten sonra, ticaret, fetih ve din yoluyla, aynı ekonomik ve toplumsal örgütlere sahip başka toplumlara yayılmaya başladı.
Diller ve Alfabeller
Günümüzde uzman dilciler, yazısız diller için kopya yöntemiyle yazı sistemleri tasarımlıyorlar. Böyle ısmarlama sistemlerin çoğu mevcut alfabeler üzerinde yapılan değişikliklerle oluşuyor ama
Sayfa 289 - Tübitak Popüler Bilim Kitapları·Kitabı okudu
Enes Genç
Biz simdi bu bölümün başındaki sorumuza dönelim: Acaba yazı niçin bazı toplumlarda ortaya çıktı ve bazı toplumlara ya yıldı da birçoklarına ulaşmadı? Tartışmaya, kolaylık sağlamak için, ilk yazı sistemlerinin tam gelişmemiş olmasından, kullanım yerlerinin ve kullanıcıların sınırlılığından başlayalım. İlk yazı biçimleri tam anlamıyla bitmiş ve açıklık kazanmış durumda değildi veya karmaşıktı, ya da bunların üçü de söz konusuydu. Örneğin, en eski Sümer çiviyazısıyla normal düzyazı yazma olanağı yoktu, telgrafsı bir stenoydu, adlar, sayılar, ölçü birimleri, sayıları verilen nesnelerin adları ve birkaç sıfat gibi sınırlı bir sözcük dağarı vardı. Bu sanki çağdaş Amerikalı bir mahkeme kâtibinin, İngilizcede gerekli sözcükler ve dilbilgisi eksik olduğundan "John'a, besili 27 koyununu vererek devlete borcunu ödemesini emrediyoruz," yazamadığı için "John 27 besili koyun" yazmasına benziyor. Daha sonra Sümer çiviyazısı düzyazı yazmaya elverişli hale gelmedi değil ama bu iş, benim daha önce açıkladığım gibi, logogramların, sesçil göstergelerin, söylenmeyen tamamlayıcıların, yani yüzlerce ayrı işaretin eklenmesiyle oluşan karmakarışık bir sistem sayesinde oldu. Yunan Miken uygarlığına ait Çizgisel B yazı sistemi, aşağı yukarı 90 göstergeden oluşan bir hece yazımı ile logogramlara dayandığı için hiç değilse daha basitti. Bu erdemine karşılık hayli kapalıydı. Sözcüklerin sonundaki ünsüzler eksik bırakılırdı, çeşitli yakın ünsüzler için aynı gösterge kullanılırdı (örneğin, hem 1 hem r için aynı gösterge, p, b, ph için bir başkası, g, k, kh için bir başkası). Japonya'da doğmuş, 1 ile r'yi ayırt etmeden İngilizce konuşan Japonların konuşmalarını ne kadar kafa karıştırıcı bulduğumuzu biliyoruz: Bizim alfabemiz de aynı şeyi yapsaydı, ayrıca yukarıda sözünü ettiğim öteki ünsüzler de tek bir işaretle gösterilseydi, ne büyük karışıklıklar çıkardı düşünün siz! O zaman "rap", "lap", "lab", "laugh" sözcüklerinin hepsini aynı şekilde yazacaktık. Bununla ilişkili bir başka engel de bu ilk yazıları öğrenip kullanan insan sayısının az olmasıydı. Yazı yazmayı ancak kralın ya da tapınağın hizmetinde çalışan uzman yazıcılar bilirdi. Örneğin, Miken uygarlığı döneminde saray bürokratlarından oluşan dar bir kadro dışında Çizgisel B yazısını kimsenin kullanıp anladığına dair elimizde hiçbir ipucu yok. Günümüze kadar ulaşmış belgeleri kimlerin yazdığı el yazılarından saptanabildiği için Knossos Sarayı'ndan kalma belgeler topu topu 75 yazıcının kaleminden çıkmıştır, Pylos saraylarından kalma belgelerse 40. Başlangıçtaki bu telgrafsı, acemi, kapalı yazıların kullanıldığı yerler sınırlı olduğu gibi kullananların sayısı da sınırlıydı. MÖ 3000 yılında Sümerlerin neler düşündüklerini, neler hissettiklerini öğrenmeyi uman kişi hayal kırıklığına uğrayacaktır. İlk Sümer metinleri saray ve tapınak bürokratlarının, içinde en küçük bir duygu bulunmayan hesap tutanaklarıdır. Uruk şehrine ait, bilinen en eski Sümer arşivlerindeki tabletlerin aşağı yukarı yüzde doksanı katiplerin tuttukları, mallara yatırılmış paraların,işçilere dağıtılmış tayının, dağıtılan tarım ürünlerinin miktarını gösteren kayıtlardır. Ancak Sümerler daha sonra, logogramlarin ötesinde sescil yazıya geçtikleri zaman propaganda ve efsane gibi düzyazı metinler yazılmaya başlandı. Miken döneminin Yunanlıları bu propaganda ve efsane evresine bile ulaşamadılar. Çizgisel B ile yazılmış, Knossos sarayından kalma tabletlerin üçte biri muhasebecilerin tuttukları büyük çoğunluğu koyun ve yün kayıtlarıdır, Pylos sarayında yazılmış belgelerin büyük çoğunluğu keten kayıtlarından oluşur. Çizgisel B doğası gereği öylesine kapalıydı ki saray hesaplarıyla sınırlı kaldı; Öte yandan bu hesapların bağlamı ve kullanılan sözcüklerin sınırılılığı onları anlamamamızı kolaylaştırdı. Edebiyat için kullanıl küçük bir ipucu yok elimizde. Ilyada ve Odysseia okuryazar olmayan dinleyiciler için okuryazar olmayan ozanlar tarafından söylenmiş, kulaktan kulağa aktarılmıştı, yüzlerce yıl sonra Yunan alfabesi ortaya çıkıncaya kadar yazıya dökülemedi. Aynı şekilde eski Mısır, Mezoamerika, Çin yazılarının belirleyici özelliği kullanım yerlerinin sınırlı oluşuydu. Mısır hiyeroglifinin kullanıldığı en eski belgeler dinsel propaganda, devlet propagandası, bürokratik hesap tutanakları niteliğindeydi. Günümüze kadar ulaşmış yazılı Maya belgeleri de aynı şekilde propagandaya, kralların doğumlarına, tahta çıkışlarına, zaferlerine, rahiplerin yıldızlarla ilgili gözlemlerine ayrılmıştı. Şeng Hanedanlığı dönemi sonlarına ait, günümüze ulaşmış yazılı en eski Çin belgeleri, kehanet kemikleri adı verilen kemiklere kazınmış, hanedanlık işleriyle ilgili dinsel ululamalardan oluşmaktadır. Örnek bir Şeng metni: "Kral [sıcaktan çatlamış bir kemikteki] çatlağın anlamını okudu ve şöyle dedi: 'Çocuk keng günü doğarsa o çocuk çok hayırlı olacak." Bugün biz şöyle bir soru sormak isteği duyuyoruz: İlk yazı sistemlerine sahip toplumlar yazının birkaç işlevle ve birkaç yazıcıyla sınırlı kalmasına yol açan kapalılıklarına niçin razı oldular? Ama bu soruyu sormak bile eski bakış açılarıyla bizim kendi kitlesel okuryazarlık beklentimiz arasındaki uçurumu ortaya koymak oluyor. İlk yazıların kullanım alanlarının sınırlılığı istenen bir şey olduğu için daha az kapalı bir yazı sistemi geliştirme dürtüsü vermiyordu kimseye. Eski Sümer kralları ve rahipleri yazının uzman yazıcılar tarafından vergi borcu olarak koyunların kayıtlarının tutulması için kullanılmasını istiyordu, yoksa kitlelerin şiirler yazmasını, kumpaslar kurmasını değil.