Kendi tarihinize bakın, dedenizin iki göz odalı evinde beş çocuğu vardı; ona da babasından kalmıştı. Evinin mülkiyet değeri çok önemli değildi, kültürel değeri vardı. Babanız iki evlat sahibi oldu, kentleşme yeni başlamıştı. Evi sattılar birer ev alalım dediler: Kültürel değeri terkettiler. Babanız evi satınca üzerine borçlandı geniş evde oturdunuz. Siz de babadan kalma evi satıp biraderinizle pay ettiniz, size düşen pay da hayalinizdeki gibi bir daire almaya imkân vermiyordu. Siz de borçlandınız. Evlisiniz, çocuk düşünmüyorsunuz, belki de boşanacaksınız. Yaşınız ilerleyince bu evi bir hayır kurumuna ölünceye kadar bakma vaadi karşılığı bağışlayacaksınız. Refah arttıkça mülk bireyin elinden çıkıyor, devletin eline geçiyor.
Müslümanlar kredi çekerek konut sahibi olan alıcıya muhtaç bir piyasaya Islami nazarla bakamaz. "Biz konut ticareti yapıyoruz diyen Müslümanlar'a şöyle söylemek gerekir: "Konuttan para kazanmadınız faizden kazandınız." Konut fiyatları kredilendirilebilir mekanın alıcısını bulduğu sürece artacaktır. Bu bir şişmedir, fiyatlar şişirilmekte ve adına ticaret denilmektedir. Konutları kredi çekebilir insanlara satarak fiyatları yükseltiyor ve bu yükselen fiyata (ranta) ticaret nazarıyla bakıyorsunuz. Bu nedenle bankalara muhtaçsınız.
Bankalar da yeni konut alanları açılsın istiyor. Bu kredilendirilmis para satmak için gerekli bir araçtır. Siz konut alıyorsunuz ve banka- ya borçlanıyorsunuz. Bunca yeni konut yapılmasına rağmen konut fiyatı artıyor. Banka kredisi konut fiyatlarını arttırdığı için emlak de- ğerleniyor. Ortalama % 60 faiz yiyerek aldığınız bir konutu talep de olduğu için daha az bir meblağa satmıyorsunuz. Nasılsa kira ödüyorum onun yerine kredi öderim diyerek aldığınız konut başkalarının aynı konutu % 60 pahalı almasına sebep olan bir döngüdür. Faiz sizin aldığınız konut nedeniyle gariban halkı daha da fakirleştirir. Kentleşme faiz temeline oturduğu için şeytan mekânıdır.
Hayatımıza el konulmaktadır. İsmail Abi anlattı. Toki gelmeden evvel bahçe içinde 105 metrekare gecekonduya sahipken kendisine 81 metrekare daire verdiklerini söylüyor. Bahçeden betona geçmiş ve mekânda daral gelmiş. "Yüksek konutlar yapılınca zengin mekânı olarak bellendi, artık her gün bir hırsızlık oluyor" diyor. Mahalledeki güven ve emniyeti bu beton kulelerde bulamıyor. Üstelik bu daireyi almak için üstüne borçlanmış. İnsan şöyle düşünüyor: Bahçesi ile 150 metrekare toprağın varken toprağın hepsine sahiptin. Şimdi 30 dairelik gökkulede 81 metrekare beton demire rıza gösteriyorsun. Kanaat büyük hazinedir, amenna. Ancak penceremde kuşlar, bahçemde ağaçlar, rahmet yağdığında toprağın kokusu, komşu Haydar Amca'nın sabahleyin çığırdığı türkü, Çerçi Ahmet'in getirdiği kışlık has yün çoraplar... Bunlar n'olacak?
Her şeyi kaybettik, kendimiz dahil; bir putun içine girdik. İnsan kalmayınca kentin ölümü de mukadder.
Şehirlerde mahalle mahalleli tarafından yönetilen ve bir anlamda özyönetime (muhtariyete) konu olan toplumcu-cemaatik bir mekân idi. Mahalleli; mahallenin yönetimi, emniyeti, sokakların bakımı, temizliği, çocuk ve yaşlıların gözetimi, mahalle halkının borç / ahlâk / iffet/iaşesinin kefaleti ile meşguldü. Ayrıca eğitimin yönlendirilmesi de mahallelinin elinde idi. Osmanlı şehirleri, mahalle yapısı ile ciddi tasarruflar sağlamaktaydı. Bir kere geniş aile modeli ile aynı evde yaşayan büyük nüfusun aynı eşyaları kullanması, aynı ocaktan ısınması, manevi ve maddi manada birbirinden destek alması, evlerin bahçelerinde küçük ölçekli meyve sera yetiştiriciliği ve kümes hayvancılığı yapılması mümkün olmaktaydı. Bahçeli ve tabiatla barışık yerleşim biçiminin tüketimi asgari düzeye indirirken insani ilişkileri, komşuluğu, mahallelilik kültürünü yoğunlaştırdığı açıktır. Bahçeli evler kadın çocuklar için tabii bir mahrem alan da teşkil etmekteydi. Bu mahrem alanın aynı zamanda "saklı bahçe" oluşturduğu, Allah- insan-tabiat dengesine hizmet ettiği açıktır.