Enes Genç

Enes Genç
“İnsan olan onuruyla yaşar.”
AMASYA
Battalgazi/Malatya
616 okur puanı
Eylül 2017 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Her yıl bütün dünyada bir savaş neticesi insanın can kaybına neden olan kent içi ulaşım hakkında entelektüel bir itirazın gelişmediği görülmektedir. TÜİK 2011 raporuna göre Türkiye'de trafik kazasına dayalı olarak her yıl ortalama 4.000 kişi ölmekte ve 200.000 kişi ise yaralanmaktadır. 2005 yılı istatistiklerinde demiryollarında 522 ve karayollarında 621 bin 183 kaza olmuş; demiryolu kazalarında 143 kişi, karayollarındaki kazalarda ise 4 bin 525 kişi ölmüştür. Yine demiryolu kazalarında 273 kişi yaralanırken karayolu kazalarında 154 bin 94 kişi yaralanmıştır. Bu ölüm ve yaralanmalara rağmen Türkiye'de insan ve mal taşımasının demiryolları ile yapılmıyor olması, Batı tipi kent şablonlarının ve dahası Batı kapitalizminin eşya-mal modernliğinin ihtiyaçları ile açıklanabilir. Ulaşım için ayrılan alan açısından da demiryolunun üstünlüğü tartışılmaz boyuttadır. Aynı kapasitede taşımacılık için demiryolları, karayollarına göre daha az arazi gerektirmektedir. Platform genişliği 13,7 metre olan çift hatlı, elektrikli bir demiryolu hattı kapasite açısından, 37,5 m. genişliğinde 6 şeritli bir otobana eşdeğerdir. Karayolları 2,7 kat daha fazla arazi kullanımı gerektirmektedir. Otoyolun km. maliyeti 24 milyon Dolar, çift hatlı, sinyalli, elektrikli demiryolunun km. maliyeti 4 milyon Dolar'dır. Karayolunun teknik ömrü 10 yıl, demiryolunun teknik ömrü ise 30 yıl'dır.
Sayfa 118 - MGV Yayınları·Kitabı okuyor
Reklam
Insanları belirli otobüs hatlarında gidip gelmeye mahkûm eden kent ideolojisi ve 90-100 metre karelik konutlarda hapseden apartman ideolojisi, bir TV ekranından dunya seyretmeye yönelten kültür ideolojisi gerçekte bir yabancılaşma/ insan olmanın değerini kaybetme ameliyesidir. İnsanlığını kaybetmeye dair hissin yayılması toplumu içinden çıkılmaz problemlere itelemektedir.
Sayfa 114 - MGV Yayınları·Kitabı okuyor
Türkiyede kentleşme Anadolu insanını topraksız bırakan bir kapitalist sürece dönüşmüştür. İnsanımızın bir karış toprağı kalmadı. Arsasının üzerinde tek başına malik olan insanları 100 dairelik bir binada arsa payı sahibi yapmak onu topraksız kılmak oldu. Bunu insanlara anlatsanız da kulakları sağırdır. Kentleşme sürecinin hemen bütün uygulamaları "arsa hakkını" yok edip "kat mülkiyeti hakkı"na çevirmeye dayanıyor. Bu bir adalet değildir. Yeni toplumsallıklar içinde kentle büyülenmişler "gökde. lenlerin medeniyet gereği olduğunu söylüyorlar, kentleşmeyi bu söylemle yürütüyorlar. O halde Hz. Ömer evine ikinci kat çıkan valilerini niye azarlamıştı? "Hz. Ömer onu zamanı için söylemişti diyecekler. Öyle olsun. Arsasının üzerinde tek başına malik olan insanları 100 dairelik bir binada arsa payı sahibi yapmanın onu topraksız kılmak olduğunu yeniden söylüyorum. Mülkiyet oyunları bir tür kapma ve aşırma hesaplarına dönüştürüldü. 2013 Ekim verilerine göre konut kredisi kullanan sayısı 14 milyon kişi ve kredi miktarı işlem hacmi 209 milyar TL. 14 milyon insan demek işinde gücünde aile babası demektir. Bu sayıyı dört ile çarpıp kredi kullanan kesimin büyüklüğünü hesaplayabilirsiniz. Demek ki halk topyekün konut ve araç sahibi olmak için borçlandırılmış durumdadır. Bir taşıtın verimli kullanımı azami on senedir. Bir konutun ömrü de elli yıldır. Elli yıllık binada çökme, yıkılma, eskime belirtileri çok yüksektir. Şöyle düşünün artık kimse elli yıllık bir binada oturmak istememektedir. Gelecekte de böyle olacaktır. Kredi çekilerek sahip olduğumuzu düşündüğümüz araç ve taşınmazlar orta ve uzun dönemde bize ait değildir, ömürlerinin sonunda geriye bizim için hayal ve resimden ibaret kalacaklardır. Bu süreçte bir hayal için borçlanıp kentlerde yaşamaya zorlanıyoruz.
Sayfa 106 - MGV Yayınları·Kitabı okuyor
Kentleşme mevcut süreçte bir "hukukî hukuksuzluk" olarak da yapılaşmaktadır. Kentsel dönüşüm bir beldede on yıllarca oturan maliklerin mülkiyet haklarını ihlal eden imar değişiklikleri getirmektedir. Mülk sahipleri, bölgede yapılacak AVM, viyadük, otoyol gibi imar düzenlemesi nedeniyle mülklerinin bir kısmını kamuya devretmek zorunda bırakılmaktadır. Özel mülk toprağında cami inşasına kalkışan Osmanlı yöneticisinin tasarrufuna zamanın mahkemeleri izin vermemişti. Buna göre arsa olarak tahsis edilen bir alana kamu alan imarı ya da ticari alan imarı verilmemesi, tarım arazilerinin de sınaî-ticari imara açılmaması gerekir. Özel mülk haline gelmiş konut alanlarının imar yapılarıyla oynamak devletin ve adaletin mülkün temeli olduğu gerçeğini göz ardı etmektir. Hukukun ahlâkîleştirilmesine muhtacız.
Sayfa 100 - MGV Yayınları·Kitabı okuyor