Gökhan Güldemir

Gökhan Güldemir
Bana okuduğun kitaplardan bahsedersen, sana kim olduğunu söyleyebilirim.
Günübirlik Hayatlar Hakkında Bir İnceleme
4/10
·208 syf.··
2026 173. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 14:33
Merhaba! Son dönemde birçok kitapseverin okuduğunu gördüğüm Günübirlik Hayatlar’ı ben de merak ederek okumak ve bitirdikten sonra da düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Hadi başlayalım. Irvin D. Yalom benim için sadece psikoterapi öyküleri anlatan bir yazar değil; insanın ölüm, yalnızlık, anlam arayışı ve geçmişle hesaplaşma gibi en temel meselelerini sade ama etkileyici biçimde ele alabilen özel bir isim. Daha önce okuduğum Nietzsche Ağladığında, Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek ve Aşkın Celladı gibi kitaplarından sonra Günübirlik Hayatlar’a da doğal olarak yüksek bir beklentiyle başladım. Ancak kitabı bitirdiğimde aynı etkiyi hissettiğimi söyleyemem. Günübirlik Hayatlar aslında kötü bir kitap değil; ama Yalom’un kendi çıtasının gölgesinde kalan bir kitap. Eğer yazarla ilk kez bu eserle tanışsaydım belki çok daha farklı düşünebilirdim. Fakat yukarıda sözünü etmiş olduğum kitaplarını bilen biri için bazı hikayeler “bunu daha önce ve daha güçlü bir şekilde okudum” hissi verebiliyor. Özellikle Aşkın Celladı’ndaki psikoterapi öykülerinde karşılaştığım karmaşık insan ruhu, derin çatışmalar ve uzun süre zihinde kalan karakterler bu kitapta bana aynı yoğunlukta geçmedi. Buradaki bazı hikayeler sanki anlatılmaya değer olmakla birlikte, Yalom’un daha güçlü terapi öykülerinin yanında biraz daha geri planda kalan örnekler gibi hissettirdi. Danışanların sorunları, yüzleşmeleri ve değişimleri yer yer fazla hızlı ve kolay ilerliyormuş izlenimi oluşturdu. Beni en çok düşündüren noktalardan biri de kitaptaki rüyaların ele alınış biçimiydi. Elbette psikoterapide rüyalar kişinin kaygıları, bastırdığı düşünceler veya iç çatışmaları hakkında önemli ipuçları verebilir. Ancak gerçek hayattaki rüyalar çoğu zaman dağınık, sembolleri belirsiz ve birden fazla yoruma açık yapılardır.
1000Kitap
Günübirlik HayatlarIrvin D. Yalom · Pegasus Yayınları · 201616,2bin okunma
Reklam
"Gün Olur Asra Bedel" Kitap İncelemesi (Spoiler İçerir)
6/10
·416 syf.··
2026 172. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 22 Mayıs 2026 13:03
Başlamadan şunu belirtmeliyim ki bu inceleme başlıkta da belirttiğim üzere spoiler içerir. Özellikle kitabın sonu bu incelemenin sonunda irdelenmiştir. Bu incelemeyi kitabı henüz okumayanlar için olmaktan daha çok, okuyup üzerinde fikir yürütmek isteyenler için hazırladım. Sizler de yorum bırakırsanız üzerinde tartışabiliriz. Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanı, ilk bakışta çok büyük fikirler taşıyan, tarihsel ve felsefi anlamda ağırlıklı bir eser gibi görünüyor. Hafıza, gelenek-modernlik çatışması, Sovyet düzeni, insanın köklerinden koparılması ve “mankurtlaşma” gibi oldukça güçlü temalara temas ediyor. Ancak kitabı bitirdiğimde bende kalan duygu ne yazık ki bu büyük fikirlerin, aynı güçte bir roman yapısıyla desteklenemediği oldu. Ayrıca kitabın adıyla ilgili kendi fikrimi şu şekilde belirtmek isterim; dürüst olmak gerekirse, bence kitabın isminin taşıdığı ağırlığı, romanın dramatik yapısı pek de yansıtmıyor. Başlık çok büyük, çok epik ve çok derin bir çağrışım ve buna bağlı bir beklenti yaratıyor. Bu yüzden okurken ister istemez aynı yoğunluğu anlatının tamamında arıyorsunuz. Kitabın bazı bölümlerinin fazla uzaması ve dağılması da bu beklentiyle çatışabiliyor. Yani isim ile kitabın temaları arasında kesinlikle bir bağ var ama bence başlığın yarattığı “büyük roman” hissi, kitabın her bölümünde aynı güçte karşılık bulmuyor. Romanın en güçlü yanı kesinlikle “mankurt” metaforu. Aytmatov burada sadece hafızasını kaybetmiş bir insan anlatmıyor; kendi geçmişine, kültürüne, diline ve hatta bir bölümde annesine yabancılaştırılmış bir insan tipinden söz ediyor. Bu metaforun Sovyet dönemindeki kültür kaybı, kimliksizleşme ve halkların kendi köklerinden koparılması üzerine yazıldığı çok net olmasa da hissediliyor. Hatta bugün bile romandan daha fazla hatırlanan
1000Kitap
Gün Olur Asra BedelCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202656bin okunma
Gazanfer Paşa'nın Bir İkincisi Detaylı İnceleme
6/10
·88 syf.··
Beğendi
·
2026 156. kitabı
·
17 saatte okudu
·
Okunma: 13 Mayıs 2026 14:26
Gazanfer Paşa’nın Bir İkincisi, ilk sayfalarda bana çok güçlü bir fikrin fazla kısa işlenmiş olduğu hissini verdi. Hikayenin temelindeki “yerine geçme” fikri aslında oldukça büyük bir psikolojik gerilim potansiyeli taşıyor. Ancak ilerledikçe, kitabın daha fazla uzaması halinde aynı etkiyi koruyamayacağını düşündüm ve sonunda tam kararında bittiğini hissettim. Belki de bu hızlı ve doğrudan anlatım, kitabın bugün hala akıcı şekilde okunabilmesini sağlayan şeylerden biri. Benim için hikayenin en ilginç karakteri Gazanfer Paşa’dan çok Ahmet Şevki oldu. Çünkü Gazanfer Paşa’ya olan fiziksel benzerliği sayesinde, onun yerine geçerek basit işlerinde bir klon gibi yardımcı olarak karşılığında yüklü bir maaş ya da getiri elde ederek zengin bir hayat yaşayabilecekken, başlangıçta makam ya da büyük bir servet istememesi dikkat çekici. Sadece kendisi ve annesi için refah bir yaşam istemesi, karakteri daha insani ve trajik hale getiriyor. Gazanfer Paşa ve Ahmet Şevki bu benzerlik üzerine bir anlaşmaya varıyorlar. Bu anlaşmaya göre Ahmet Şevki, Gazanfer Paşa'nın çok da önemli olmayan ama çok zamanını alan basit işlerde, toplantı ve davetlerde Paşanın yerine geçecek ve ona biraz nefes alacak dinlenecek zamanı kazandıracaktır. Bunu da ikisinden başka bilen bir tek Gazanfer Paşanın doktoru ve eski arkadaşı olan Doktor Bedri olacaktır. Başlarda her şey tam da böyle giderken Ahmet Şevki'nin Gazanfer Paşanın yerine bir aylığına gittiği eski bir tanıdıklarının konağında, Meliha ile tanışmasıyla ve ona aşık olmasıyla birlikte hikaye başka bir yere evriliyor. Ahmet Şevki, katı ve haşin tavırlı Gazanfer Paşa rolünü oynarken ilk kez gerçekten “kendisi” gibi davranmaya başlıyor ve tam da bu yüzden kontrolü kaybediyor. Meliha’nın, Ahmet Şevki’yi, eskiden kaba ve haşin tavırlı olan Gazanfer
1000Kitap
Gazanfer Paşa'nın Bir İkincisiSelim Nüzhet Gerçek · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2026106 okunma
Büyük Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan İnceleme
8/10
·344 syf.··
Beğendi
·
2026 155. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 12 Mayıs 2026 10:10
Agota Kristof’un Büyük Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan üçlemesi, bitirdikten sonra bile okuyucunun zihinde kapanmayan kitaplardan biri. Başlamadan belirtmeliyim ki bu inceleme ister istemez spoiler içerecektir. Çünkü bu kitabı özellikle ana tema üzerine spoiler vermeden bir inceleme çıkartmak bana çok da samimi görünmüyor. Haydi başlayalım o zaman. Özellikle üç kitabın tek cilt halinde arka arkaya okunması bence anlatının etkisini ciddi şekilde artırıyor. Çünkü ilk bölümde kesin gibi görünen birçok şey, sonraki bölümlerde yavaş yavaş çözülmeye başlıyor ve okur bir noktadan sonra yalnızca karakterlerden değil, anlatının kendisinden de şüphe etmeye başlıyor. Ve bu üç kitabı arka arkaya okumak, özellikle yazarla çatışmak isteyen okuyucuların elini güçlendiriyor, yani anlatılanlar zihninizde tazeyken seriye devam edebiliyorsunuz. Benim için kitabın en çarpıcı taraflarından biri, “gerçek” meselesini sürekli kaygan bir zeminde tutmasıydı. Özellikle son bölüme gelindiğinde insan ister istemez şu soruyu sormaya başlıyor: Gerçekten iki kardeş mi vardı, yoksa bütün hikaye savaşın, travmanın ve yalnızlığın parçaladığı tek bir zihnin içinden mi anlatılıyordu? İlk kitapta ikizler çoğu zaman iki ayrı insan gibi değil de tek bir organizmanın parçaları gibi hareket ediyor. Sonrasında kimlikler ayrışıyor gibi görünse de Üçüncü Yalan ile birlikte her şey yeniden bulanıklaşıyor. Hatta “Üçüncü Yalan” adı bile son anlatıcının güvenilmez olabileceğini düşündürüyor. Kitap boyunca hissedilen o kimlik kayması duygusu, özellikle son bölümde çok daha yoğun hale geliyor. Anlatıcı bazen bir kardeşten diğerine, bazen de bir benlikten başka bir benliğe geçiyormuş hissi yaratıyor. Bu yüzden bazı bölümlerde gerçekten iki farklı karakteri değil, aynı zihnin bölünmüş parçalarını okuyormuş gibi
Kitap Alıntısı
Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü YalanAgota Kristof · Yapı Kredi Yayınları · 20258,4bin okunma
Dul Kadın Su Kabını Ağzı Öne Gelecek Şekilde... Kitap İncelemesi
Puan vermedi·216 syf.··
2026 174. kitabı
·
46 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 21:52
Kitap, bir çocuğun gelecekte yaşayabileceği alternatif hayatları özel bir “prova odasında” görüp bunlardan birini seçebileceği fikrini hayal etmesi ve bunu arkadaşlarıyla tartışmasıyla başlıyor. İlerleyen sayfalarda gelen bölümler ilk bakışta birbirinden kopuk gibi duruyor ama okudukça hepsinin bu alternatif ihtimaller fikrinin etrafında dolandığını fark ediyorsunuz. Sanki her hikâye, yaşanabilecek başka bir hayatın kenarından geçip bugüne değiyor gibi; aralarında açık açık kurulmayan ama aslında orada olduğu anlaşılan bir bağ var. Saša Stanišić’in bu kitabı, parçalı anlatım yapısıyla hem kişisel hem de kolektif hafızayı sorgulayan, göç, aidiyet ve kimlik temalarını merkezine alan özgün bir okuma deneyimi sunuyor. Yazar, yer yer mizah ile derinliği dengeli bir şekilde bir araya getirerek okuru hem düşündüren hem de duygusal olarak yakalayan bir atmosfer kuruyor. Canlı ve yer yer oyunbaz dili sayesinde sıradan anlar bile beklenmedik bir anlam kazanıyor ve anlatıcı sesin samimiyeti metne güçlü bir içtenlik katıyor. Bununla birlikte, doğrusal bir hikâye akışı bekleyen okurlar için parçalı yapı zaman zaman dağınık hissedilebilir. Ancak kitap, klasik bir roman yerine bir “anı veya hikâye kolajı” olarak değerlendirildiğinde çok daha etkileyici bir bütünlük sunuyor. Bu yaklaşımı benimsediğinizde, eser sunduğu duygusal katmanlar ve düşünsel zenginlikle özellikle modern edebiyatta farklı bir ses arayanlar için oldukça tatmin edici bir okuma deneyimi haline geliyor. Kitabın sonunda kahramanların, alternatif yaşamlarını görmelerine tanık olduğumuz Provalar adlı bölümde de bir çok şey netleşiyor. Şunu da belirtmeden bitirmek istemiyorum; uzun soluklu bir okuma aralığı, bu kitabın okuru için verimli olmayabilir. Hızlıca başlayıp bitirdiğinizde, soğumadan bitirilmesi gereken
1000k
Reklam