Kitabın incelemesine, bunun Şermin Yaşar’dan okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Şermin Yaşar, özellikle hikâye ve çocuk kitapları bağlamında aklımda yer etmiş; Anne Müzesi ve Kelime Müzesi projelerini ise bir Ankara aşığı olarak son derece değerli ve anlamlı bulduğum, zihnimde nahif bir portre çizen bir yazar. Ayrıca oldukça popüler bir isim olmasına rağmen kalabalıklardan, televizyonlardan, programlardan ve söyleşilerden mümkün olduğunca uzak durması, onu benim için daha da merak edilir kılıyor.
Kitap, daha ilk satırlardan itibaren nahif bir zihnin ürünü olduğunu hissettiriyor. Roman dünyasında sıkça ele alınan aile temasını, çok farklı bir pencereden ele alıyor. Dramatik bir anlatıdan ziyade, daha iç burkan, daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir meseleyi irdeliyor. Son dönem romanlarda özellikle hoşuma giden bir bakış açısını burada da görmek mümkün: Yüksek sesle bağırmayan, acısını içine atan, sessiz kalan ama hakkını da aramaktan vazgeçmeyen kadınların hikâyesi…
Romanın merkezinde Selime Teyze ve Meltem yer alıyor. İki karakterin de ortak bir eksikliği var: Biri evlat sahibi olmasına rağmen yalnız, diğeri ise hiçbir zaman bir anneye sahip olamamış. Empati yeteneği yüksek, ortak acılara aşina okurların bu kitaptan çok daha fazla etkileneceğini ve kitabı daha duygusal bakacaklarını düşünüyorum.
Roman bize aslında şu soruyu soruyor:
En çok hangi durumda eksiğiz? Kimsesizken mi, yoksa kalabalıklar içinde yalnız hissettiğimizde mi?
Yazar bu iki duruma da ayrı ayrı ve derinlemesine değiniyor, okuru empati yapmaya davet ediyor.
Selime Teyze’nin kocası vefat ettikten sonra, yaşlılıkla birlikte geçmişten beri maruz kaldığı görünmezliğin çok daha can yakıcı hâle gelmesi, hayatını derinden etkiliyor. Ev içindeki suskunluk, gönüllü bir