Herkes biraz eksik, biraz yarım... Okurken bu eksikliğin içinde kaybolurken buldum kendimi.
Kalabalık içinde yalnız olan iki karakter okuyoruz. Her satırda geçmişin özlenen tadı, çocukluğumuzun hatıraları, mahalle komşulukları, yaşlı ve çocuk ihmal edilişi, hüzün ve sevinçle karışık duygularla harmanlayıp bizlerle buluşuyor.
Selime teyze kocasını çok seven ve onun tarafından çok sevilen ama bu sevgiyi erken kaybetmiş bir kadın. Dört çocuk annesi bir anne. Kocasını kaybettikten sonra ne kızlarının yanına sığabiliyor ne de oğlunun. Onların hayatında yokluğu da bir varlığı da sanki. Ve bir karar verir; bu onun dönüm noktası olur. Ardında telefonunu bile bırakarak hiç bilmediği bir yere gider ve aslında hep kocasıyla kurduğu hayallerdeki evde yaşamaya başlar.
Ve Meltem… Annesi tarafından doğduktan sonra terk edilmiş, babası tekrar evlenince babaannesi ve dedesi tarafından büyütülmüş bir kadın. Babaannesinin tatlılarıyla, dedesinin bulmacalarıyla büyüyen, babasının evine bir misafir gibi gelip giden, her gittiğinde bir parçasını orda bırakan bir çocuk. Zaman geçer bir evliliği olur; ama bir türlü "aile" olamaz. En sonunda yeni tanıştığı bir arkadaşıyla bir yolculuğuna çıkar ve Selime teyzeyle yolları kesişir.
Biri annesizliği diğeri evlatsızlığı, aslında ikisi de evsizliği anlatıyor. İkisi de farklı hayatlarda aynı yalnızlığı yaşıyor. O kadar bizden, o kadar içimizden ki…