—spoiler olabilir—
Mağlup ve fiilen bitmeye yüz tutmuş bir imparatorluk, başkentin işgali, mütareke, Milli Mücadele yılları, namuslular ve namussuzlar.
Ne kadar karışık bir memleket fotoğrafı değil mi? Böylesi bir ortamda insanların düşüncelerinin de memleket kadar karışık olması tabii bir vaziyet. Evlat babasından, koca karısından, asker kumandanından çok farklı düşüncelere sahip memleket hakkında. Kimsenin attığı adıma dahi güvenemediği bir hâl.
İşte böyle bir ortamda, bu şerait altında birbirlerinden başka güvenecek kimsesi olmayanlar, kitaptaki tabiriyle üç buçuk baldırı çıplak, galip cihan devletlerine kafa tuttu. Topyekun bir halk hareketi, vatanperver insanlar ve sonunda “hür” bir memleket.
Kamil Bey, soylu bir aileden gelen bir paşa çocuğu. Ömrünü ve eğitimini yurt dışında geçirmiş, yoksulluk nedir tatmamış, eli silah tutmamış bir aydın. Tüm bu Cihan Harbi hengamesinde yurdundan uzakta olanı biteni takip etmiş. Harp sonrası mâli durumun kötüleşmesi, Kamil Bey’in yolunu mağlup Cihan İmparatorluğu’nun başkentine düşürüyor. İlk başlarda geçim kaygısı hasıl olmuşken zamanla, iyi kötü, bu sorunun üstesinden geliyor.
Bu zamana kadar halktan oldukça kopuk yaşamış Kamil Bey, istemeye istemeye halkla ilişki kurmak zorunda kalıyor. Maddi durumu artık fildişi kulesinde oturmasına mâni oluyor. Ortalığı kaynatan yegâne şey işgal. Osmanlı’nın yüzlerce yıllık başkentinde İtilaf Devletleri’nin hükmü geçiyor artık. Bugünden bakınca kanımızı donduran bu manzara, o zamanlarda fikrî ihtilaflara sebep oluyor. Bir yanda manda savunucuları, diğer yanda imparatorluk yanlıları, diğer yanda memleketi esir eden düşmanı söküp atma hayalleri kuran “üç buçuk baldırı çıplak”
Bu ortamda, herkes gibi, Kamil Bey de derin iç çatışmalar yaşadı. Kuva-yı Milliye tarafını seçmişti ama, bu