Bu kitap 1944’ten itibaren birçok yayınevi tarafından basılmış, birçok kişi tarafından çevrilmiş ve binlerce hatta milyonlarca kişi tarafından okunup, incelenen bir kitap. Aynı zamanda birkaç saat içerisinde bitirilebilecek, gayet akıcı ve sürükleyici “acaba ne olacak?” dedirten kitaplardan biri. Kitabın okudukça derinleşen, saran ve bir o kadar da sarsan bir tarafı var.
Stefan’ın bu kitabında türlü türlü duygularla hemhal oluyoruz. Çünkü Stefan, cümleleriyle hayat teknesinde yoğuruyor duygularımızı... Mesela kitabın başlarında bir heyecana kapılıyoruz. Czentovic'in hayatını öğrenmek için sabırsızlanıyoruz. Ortalarında merak ve heyecan duygusu peşimizi yine bırakmıyor, bir de Doktor B'nin korkusu, çıkmazda olduğu ve işkence gördüğü ekleniyor üstüne. Sonlara doğru ise Hitler'in acımasızlığı yüreğimizi parçalıyor. Ve Stefan, tüm bunları bize hissettirirken öyle bir imbikten süzüyor ki! Hiçbir duyguyu, hiçbir kelimeyi anlamadan geçmedim.
Kitap genel hatlarıyla okunabilen, yani kendini okutan bir kitap. Başlarda konusundan ziyade psikolojik analiz yeteneği ve kendine has betimlemeleriyle ön plana çıkıyor yazarımız, ilerleyen sayfalarda ise bana satrancın bir oyundan fazlası olduğunu kafama vura vura anlatan bir yapıta dönüşüveriyor birden. Ben satrancın siyah-beyaz karelerden ve taşlardan öte bir şey olmadığını düşünürdüm. 64 tane kareden oluşan bir tahta parçasından öte bir şey değildi, benim için. Ama yazar kendine özgü betimlemeleriyle satranca başka bir açıdan bakmama vesile oldu.
Aslında satranç hakkında okuduğum o cümleler ben Dickens’in İki Şehrin Hikâyesi romanına savuruverdi. İki Şehrin Hikayesi’nde “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut