Evren çekmiş; sadece bir blok uzunluğunda, ne yıldız var ne ağaç ne de nehir. Burada yaşayan herkes ölü; başka insanların düşlerinde oturdukları iskemleler yapıyorlar. Sokağın ortasında bir çark, çarkın göbeğinde de bir darağacı var. Halihazırda ölmüş insanlar çarka delicesine tırmanmaya çalışıyorlar ama çark çok hızlı dönüyor...
Üzülemem. Güldürüyor beni. Güceniyor elbette. Her şey yaralıyor onu - kahkaham, açlığım, inadım, kayıtsızlığım, her şey. Avrupa'nın bu iğrenç deliğine daha fazla tahammül edemediği için beynini uçurmak istiyor bir gün, ertesi gün "insanların birbirlerinin gözlerinin ta içine baktığı" Arizona'ya gitmekten söz ediyor.
"Yap," diyorum, "ikisinden birini yap, piç herif, yeter ki melankolik soluğunla sağlığımı bozmaya çalışma benim."
Fikirlerimi dikte ettirebileceğim bir sekreter bulundurabilecek kadar zengin olmayı isterdim doğrusu çünkü en iyi fikirler daktilodan uzakken geliyor aklıma.
Rastlantı değildir bizim gibi insanları Paris'e üfüren. Seyirciye çatışmanın bütün aşamalarını izleme olanağı tanıyan bir döner sahnedir Paris sadece. Şehrin kendisi dram yaratmaz. Başka yerlerde başlamıştır zaten dramlar. Canlı embriyoyu rahimden alarak kuvöze nakleden obstetrik bir alettir Paris, hepsi bu. Bu beşikte salınırken herkes kendi toprağına dalıp gider:Berlin, New York, Chicago, Viyana, Minsk. Viyana hiçbir zaman Paris'te olduğu kadar kendi olmamıştır. Her şey Tanrı mertebesine yükseltilir. Beşik bebeklerini verir ve yerlerine yenileri gelir. Zola'nın, Balzac'ın, Dante'nin, Strindberg'in ve bir şeyler olabilmiş herkesin nerede yaşadığını duvarlarda okuyabilirsiniz. Herkes bir dönem yaşamıştır Paris'te. Kimse ölmez burada...
Daha dün tasarladık bu dekoru, Cronstadt'ın evinde. Kadınların acı çekmesini öngörüldü, sahne arkasında ise dehşet, şiddet, felaket, acı ve sefalet var her zamanki gibi.