Yanık Buğdaylar uzun zamandır karşıma çıkan bir kitaptı. Sürekli görüyordum ve sonunda merakıma yenilip okumaya başladım. İyi ki de başlamışım… ama bittiğinde gerçekten mahvoldum.
Bu kitap bende sadece bir etki bırakmadı; resmen içimde bir boşluk açtı. Okurken defalarca ağladım. Hatta öyle sahneler vardı ki, kitabı kapatıp nefes almak zorunda kaldım. Duygularım karmakarışıktı—üzüntü, öfke, çaresizlik… hepsi aynı anda.
Beni en çok etkileyen şey ise kitabın kurgusuydu. Hikâye, tek bir karakter üzerinden akmıyor gibi başlıyor. Her bölümde başka bir insanın hayatına giriyorsunuz ve “işte bu onun hikâyesi” diyorsunuz. Ama aslında değil… Meğer okuduğunuz her hayat, her acı, her olay sizi yavaş yavaş asıl karaktere götürüyormuş. Bu farkındalık, kitabı benim gözümde çok daha derin ve etkileyici yaptı.
Ama itiraf etmem gerekirse, en çok zorlandığım şey ölüm sahneleriydi. O kadar gerçekçi ve sert anlatılmış ki… bazı yerlerde gerçekten “yeter artık” dediğim oldu. Hatta içimden yazara “ciğerimi sök kurtul” diye sitem ettiğim anlar bile yaşadım.
Aklımda kalan sahneler ise hâlâ çok canlı: Abdülkadir’in ölümü, Bekir’in üzerine kezzap dökülerek öldürülmesi… ve Dikçen’in oğlunu kaybettiği o sahne. Bunlar sadece okunup geçilecek şeyler değil; insanın içine işleyen, uzun süre aklından çıkmayan anlar.
Bu kitabı herkese öneremem açıkçası. Ama eğer gerçekten “hissetmeye” hazırsanız, yüreğiniz varsa ve bu kadar ağır duyguları taşımaya cesaretiniz varsa… o zaman kesinlikle okunmalı.
Çünkü bu kitap bana şunu öğretti:
Bazen çiçek açmak için, çok ağır bedeller ödemek gerekiyormuş… Haklı olsanız bile.