Bu roman, “yaşlılık” kavramını yalnızca biyolojik bir süreç olarak değil, toplumun görmezden gelmeyi tercih ettiği bir yalnızlık hâli olarak ele alıyor.
Selime Teyze’nin kayboluşuyla başlayan hikâye, aslında bir kaçıştan çok, insanın kendine ve hayata tutunma çabasının sessiz bir çığlığı. Kimseye haber vermeden, iz bırakmadan gitmek; görünmezleşmiş bir kalbin son kez duyulmak istemesi gibi…
Metin, yaşlıların toplumda nasıl “yok sayıldığını” çarpıcı bir dille sorgularken, gençliğin de kendi yalnızlığıyla yüzleştiğini gösteriyor. Meltem karakteriyle kurulan paralellik, yalnızlığın yaşa değil, insanın hayatta tuttuğu bağlara bağlı olduğunu düşündürüyor. Biri büyürken, diğeri yaşlanırken; iki farklı yolun aynı evde kesişmesi, kuşaklar arası görünmez duvarları da görünür kılıyor.
Romanın en güçlü yanı, büyük dramatik sahnelere yaslanmadan, küçük ayrıntılarla insanın kalbine dokunması. Beklemek, görülmek, hatırlanmak… Yazar, sade ama derinlikli diliyle okuru, “yaşlılara bu dünyada gerçekten yer var mı?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Bu yönüyle eser, sadece bir kayboluş hikâyesi değil; vicdana tutulmuş bir ayna niteliğinde.