Tür olarak insan yaşama içkindir, ondan bağımsız ve farklı bir organizma değildir, onun bir parçasıdır, dışarıdan dahil olmamış, içine fırlatılmamıştır. İçine içinden dahil olduğu yaşam sarmalında, insan ömrünü iki bölüme ayırmak mümkündür. Birincisi, hayatının büyük kısmını içine alan, tür olarak bir formunu oluşturduğu, içinden neşet ettiği doğanın bir parçası olarak yaşadığı bölümdür. Bu süreçte, doğanın genetik yollarla aktardığı tüm bilgilere sahip, onun içinde ve birlikte bir canı olan biçiminde yaşamıştır. Bildiği her şey bildikleriydi. Daha fazlasına talip olmamış, bütünlüğünü bozmamıştı, zaten buna ihtiyacı da yoktu, her türlü bilgi biyolojisinden veriliydi. İkinci bölüm ise, 4,5 milyon yıllık ömrünün son bir kaç yüz bin yılını içermektedir. İlkine oranla çok daha kısa olan bu dönemde insan, doğanın içinde kendine vakfedilen düzeni bozmak, özgürleşmek tutkusuna kapılmış, sahip olduğu tüm kimlikleri kaybetmiş, bildikleri bilmediklerine dönüşmüştür. Süreç içinde ürettiği alet endüstrisi ve dil yüzünden, bir parçası olduğu doğayı terk etmek zorunda kalmış, yaşam içerisindeki konumunu ve kimliğini yitirmiş, kendini hiçbir yere sığdıramamış ve varlığını dünya dışına taşımıştı. Özünü, kaynağını topraktan, içinde bir parçası olduğu doğadan alan insan, bir ve bütün olduğu doğayla imgesel tümlüğünü sona erdirmiş, kimlik problemlerine gark olup melankoliye kapılmıştı. Bu davranışıyla, dünyaya gelen canlılar içinde eşsiz bir yere sahip olmuştur. Doğadan kestiği göbek bağını gökyüzüne bağlamaya çalışmış, kaynağını gaipte aramıştır. Buna ilk yabancılaşma (kökeninden/kaynağından ayrılma) da denilebilir.