Neredeyse dört ay geçmiş. Bahçenin ortasında duruyorum, artık bahar. Tuhaf, diye düşünüyorum, babam yok ama bahar geldi. Güllere, güller, sahibiniz yok, ama siz açmaya devam edin dedim mi? Kiraz ağaçlarına, babam yok ama üzülmeyin, gücünüz yettiğince çiçek açıp meyve verin dedim mi? Gelecekte filizlenip meyve verecek olanın köklerine, sizinle ilgilenen kişi artık yok ama korkmayın, gökyüzünün bahçıvanı hepimizi gözetlemiyor mu (ya da deyim her ne idiyse) dedim mi?
Solmaya yüz tutmuş, buruşmanın, renk atmanın farklı evrelerindeki çiçeklerin fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum dökülen taçyaprakları, çoktan yaşlanmış, baştan çıkarma işlevini çoktan yitirmiş çırılçıplak dişicik boruları ve sapçıklar. Anlarından mahrum kalmış, ölüme yüz tutmuş çiçekler… Solmanın özel bir hüznü ve güzelliği var, ama insanlarda, hatta hayvanlarda bile yaşlanmayla birlikte gelen o çaresizlik yok. Muhtemelen bu yüzden ölen güllerin, zambakların, lalelerin, kelleşen şakayıkların,buruşan gelin çiçeklerinin ve menekşelerin fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum... Botanik, gerçekten ölmeden nasıl güzel ölündüğünü biliyor. Botanik ölüm hakkında hala daha fazla şey biliyor.
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas'tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime
usulca yıkıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle
sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.