Gülşen Alkan

Gülşen Alkan
@Gulumseee
225 moderatör puanı
4.072 kütüphaneci puanı
1849 okur puanı
Şubat 2018 tarihinde katıldı
9/10
·724 syf.··
Beğendi
·
2019 66. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 30 Haziran 2019 03:48
“Disconnectus erectus” Düşüyoruz yüksek bir yerden, hayat dediğimiz romanın içine. Tutunacak bir dal yok kayalıklarda. Her yere koşup yetişemeyen Selim gibi. Koşuyor, koşuyor yoruluyoruz. Tutunanlar anlayamaz bizi. Sahte bir yaşamla yetinenler hiç… Ülkemizde olan her değerli şeyin başına gelen gibi, yazıldığı dönemde anlaşılamamış fakat sonra birçok yazara ve esere ilham kaynağı olmuş, Türk edebiyatının en güzel örneklerinden bir romanı okuduk birlikte. Oğuz Atay’ın üslubuyla özleşmiş bu kitabın bende bıraktığı izleri paylaşmak istedim. Berna Moran’ın ifadesiyle: “Hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı,” olan bu romanda Selim karakteri üzerinden bir tükenişe şahit oluyoruz. En çok yarım bırakılanlar listenin en başında olan bu kitaptan 173 bin alıntı yapılmış. Hem bu kadar çok yarım bırakılması, hem de bu kadar derin bir iz bırakmış olması kitabın zorluğuyla birlikte edebi değeri için de önemli bir ipucu aslında. Neredeyse her cümlesinin altı çizilmiş, Oğuz Atay okurlarınca ezberlenmiş satırlar bunlar. Bu kadar değerli alıntılara ilgi yoğun olunca sahte alıntıların da yolu açılmış. Edebi bir ekolün izinde Olriç karakteri üzerinden benzer duygudaşlığa sahip her söz Oğuz Atay’a ithaf edilerek paylaşılır hale gelmiş. Yine yazarın ifadesini kullanacak olursak, canım insanlar bunu da yapmışlar. Üstelik, “İlk yalanı söyledikten sonra bir daha konuşmamalı insan,” diyecek kadar yalanlar konusunda katı bir yazara... Bu sahte paylaşımlar edebi olarak ne kadar rahatsız etse de aslının ne kadar kuvvetli olduğunu da gösterir aslında. Bu anlamda Oğuz Atay’ın hayatın sahteliği, kavramların yetersizliği ve insanın yüzeyselliği hakkında vermek istediği mesajlar tam olarak yerini bulmuştur diyebiliriz. Mesajlar okuruna ulaştıktan sonra vazgeçer anlatmaktan.
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202474,8bin okunma
Reklam
Puan vermedi·88 syf.··
Beğendi
·
2021 6. kitabı
Alplerde bir otelin lobisindeyiz. İnsan ruhundaki gizli ve açık korkuları, endişeleri ve çelişkileri anlatmada usta bir yazar Zweig davet etti bizi! 11. Zweig kitabında beni neler bekliyor diye görmek için etrafa göz atıyorum. Bugüne yazdığı bütün kahramanlar içerde. Kimi endişeli, kimi gergin, kimi bir şeyler saklıyor gibi. Yazar hepsini daha önceden bir bir göstermiş bize. Sırları açığa çıktığı için biraz mahcup görünüyorlar. Hepsi diğerinin hikâyesini de okuduğu için biraz rahatlar sadece. Bu seferki sır daha yakıcı. İçeri ilk kim girerse merceği ona tutacağız. Baron lobiden içeri giriyor. Kendinden emin bir hali var, ana karakter o alabilir mi? Dünya onun etrafında döndüğü için, ilk bakışta ana karakterin o olduğu akla gelebilir. Oysa biz daha çok bir çocuğun etrafındaki olaylara bakışına şahit olacağız. Direk göstererek değil ama Zweig anlatımıyla ağır ağır nüfuz ederek… İnsan ruhunda kat kat merhaleler varmış ve biz adım adım o merkeze doğru ilerliyormuşuz gibi okuyacağız hikâyeyi. Çapkın bir baronun hedefine ilerlemek için kendine aracı olarak seçtiği Edgar’ın küçük dünyasına tutacak merceğini yazar. Çevresinde bulunan yetişkinlerin (Bir çocuğu kendi hedefi için aracı seçecek kadar küçülmüş bir büyüğün) dünyayı nasıl algıladığına şahit olacağız. Hani biz bazen çok ciddi konuları (Ne kadar ciddiyse artık!) aramızda konuşurken çocuklar kendi oyun dünyalarına gömülmüş diye onları yok sayarak rahat rahat anlatırız ya! Ya onlar da bir taraftan oyunlarını oynarken diğer taraftan bizi can kulağıyla dinliyor ve hayatı anlamaya çalışıyorlarsa! Onlar da bizim kendi oyunlarımızı oynadığımızı düşünüyorlarsa! “Çocuk olmak korkunç bir şey, her şeyi öylesine merak etmek ve kimseye soramamak.” Böyle düşünebilen bir çocuğun etrafında olan bitenden habersiz olduğunu
Yakıcı SırStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202551,3bin okunma
9/10
·632 syf.··
Beğendi
·
2020 4. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 27 Ocak 2020 00:19
Oblomovluk Gonçarov'dan miras bize :) Hiçbir şey yapmadan duruyorsak bir sebebi var. Düşünüyoruz burada! Plansız hareket edersek olumsuz sonuçları olabilir. Planları bitirdiğimde ilk iş olarak yataktan çıkmayı düşünüyorum. Sıradan insanlar gibi öyle elimi kolumu saklayarak çıkamam yataktan, bir felsefem var benim! Tembel olsanız da bir felsefeniz olsun en azından. İçinizden hiçbir iş yapmak gelmiyorsa, yatağınızda çıkmadan planlar kurun hayal dünyanızda, kusursuz planlar, detaylı planlar ... Daha sonra yaparsınız, şartlar müsait olunca, o da olursa tabi. Hemen olmasa bile en uygun zamanı kollamalısınız. Bu işler aceleye gelmez! İşler bekleyebilir, bir düğmesine basarak hayatı durdurabilirsiniz. İstediğiniz zaman kaldığınız yerden devam edersiniz :) Her zaman bir Stolts vardır nasılsa sizi toparlayıp kendinize getirecek, yarım kalan işler için size yol gösterecek. Öyle mi sanıyorsunuz, sanmayın .... Kitaplar bile yarım bıraktığınızda beklemez sizi, içini açmaz, belki kapağını bile ... Kütüphanede durur öylece... Hayat durmaz oysa. Oblomovluğun lüzumu yok! Oblomov ve ondan daha tembel uşağı Zahar, Rusya’yı; Oblomov’un her durumda yardıma koşan dostu Ştoltz disipliniyle Avrupa’yı temsil etmektedir. Oblomovu dehşet içinde tekrar ve tekrar okuyorum," diyerek bu klasik hakkında övgü dolu ifadeler kullananan Tolstoy'a kulak vererek, Rus toplumu ve üzerindeki ölü toprağını Gonçarov'dan okumanızı öneriyorum
Oblomovİvan Gonçarov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202149,8bin okunma
Puan vermedi·200 syf.··
Beğendi
·
2021 3. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 11 Ocak 2021 15:50
Yazar ile tanısma kitabım oldu Bakele . İlk okuduğum yazar ve beğendiğim kitap oldu 34 öyküden oluşuyor öykuler genellıkle ikişer sayfalık tadımlık, hüzün, mutluluk, hayal kırıklığı, aşk gibi bir sürü duygu barındırıyor . Ama ben en çok kitaba ismini veren Bakele öyküsünü sevdim. Orada dedenin eşine olan kusursuz aşkı, karakterin babası ve annesi arasında böyle bir sevginin olmamasını inceden inceye eleştirmesi ustaca kurgulanmış detaylardı. Sade dili ve okuru içine çeken sımsıcak öyküleriyle Sezgin Kaymaz ve Bakele'yi kesinlikle tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar... #alıntı "Dede?..." dedim, "Bakele ne demek?" Anlattı. "Canım" demekmiş. Ve "Aşkım" ve "Bir Tanem" ve "Her Şeyim" ve "Ömrümün Vârı" ve "Gözümün Nûru" ve "Kalbim" ve daha yüz binlerce güzel söz, ses demekmiş. İlk "Canım" demek istediğinde ar etmiş dedem, "Hanım dese "malım" demiş gibi olur diye korkmuş, "Vesile" dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. "Baksana" dese olmaz, "Bak hele..." demiş, devamını getirebilecekmiş gibi. Bakele dönüp bakmış. Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış. Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, "Anladım İbrahim..." demiş. "Anladım... Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini."
BakeleSezgin Kaymaz · April Yayıncılık · 20171,859 okunma
Puan vermedi·72 syf.··
Beğendi
·
2021 1. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 02 Ocak 2021 12:40
Sevilmeden büyüyen bir kadının içindeki boşluk dolar mı yuvasını kurduğunda? Bir boşluğun üstüne boşluk koyduğumuzda kapanır mı yaramız? Koşmaktan yorulursa ruhunda eksik kalan yanlarını düşünmeye vakti kalmaz belki. Hiçbir şeye yetişemez tam anlamıyla. Yemek yap, çocuk ağlıyor, işe git, ev işi, uğraş bir sürü. Her birinde ayrı maskeler, her biri duvarda asılı. “Aynı biz kadınlar gibi “ Anne maskesi, eş maskesi, iş kadını maskesi, aşçı maskesi, temizlikçi maskesi, güçlü kadın maskesi, bazen teker teker bazen üçer üçer takıyoruz, pandemi dönemi maskeleri gibi… Özgürlük ne zaman, ölünce mi, durunca mı kalp, ya da ilk yarayı aldığında sonrası belli midir bu hikâyenin? Kadını kadına anlatan enteresan bir kitapla buradayız bu defa. Olay örgüsü ve kurgusu çok iyi olan bu kitapta, şimdiki zaman ile geçmiş zamanda gidip geliyor kahramanımız, ilk yaranın izini takip etmemize ve hayat dediğimiz bağın zayıfladığı, o ilk boşluğa düşme anına tanıklık etmemize imkân tanıyor bu geri dönüşler. Daktilo basında geçmişi anlatırken bugüne ait yaraları da anlamamıza imkân tanıyor böylece. Bir rüzgâra kapılmış, durup düşünmeye zamanı olmayan, kendi hisleri ve tercihlerinin hiçbir önemi kalmamış, kendi hapishanesi içinde tutuklu, ne aradığını ve ne beklediğini bilmeden öylece oturup ölümü beklemek… Boşluk uzadıkça özlemek ölümü, daha çabuk olması için yollar aramak. Kendi içinde bu kadar fırtınalar koparken, her yapacağı işte duvardan yeni bir maske alarak bürünmek rolüne. Bir de gülümsemek zorunda olmak hatta. Gülmediğiniz zaman altında başka şeyler aranabilir belki. Bir eksiklik her zaman göze batar çünkü. Yaptıklarınız ne kadar görünmese de. “Hep bir şeyler eksik, bazen bir anı, bazen bir his, bazen kendilik.”Ve bazen de bir kelime, bir imge ya da bir yaşam. Yaşamın içinde bir
OtopsiÖzge Lena · Can Yayınları · 2018498 okunma
Reklam