İnsan tek başına doğa karşısında da, hayatın içinde de yeterince güçlü değildir, olamaz da... İnsanlık tarihi boyunca sadece ve ancak hep bir aradayken medeniyetler kurmayı başarmışız, dilleri icat etmişiz, bir üretim düzeni kurmuşuz ve kültür ortaya çıkarmışız.
Aşırı bireysellik, yaşadığımız çağı bir yalnızlar evrenine dönüştürdü farkındaysan. Kalabalık aileler yok, kalabalık komşuluklar yok, kalabalık arkadaş grupları yok. Bir ya da iki çocuklu aileler kuruyor, onları da çoğunlukla kaybediyor, bir arada tutamıyor, dağılıyoruz.
İçinde yaşadığımız evler büyüdü belki ama aileler küçüldü. Uzaya turist gönderiyoruz ama, en yakınlarımızdan çok daha uzağız, bir araya gelemiyoruz.
Tek başıma hayatta kalmayı başarırım belki ama seninle bir işe de yaramaya başlarım, biz oluruz.
Afrika'da çalışan bir antropolog, bir kabilenin çocuklarıyla oyun oynamak ister. Bir ağacın altına lezzetli meyveler koyarak yarışma şartını açıklar: "Buraya ilk ulaşan çocuk, meyvenin sahibi olacak ve tek başına yiyebilecektir."
Yarış çizgisine dizilen çocuklar, başlangıç düdüğü çalındığında şaşırtıcı bir şey yaparlar; hepsi el ele tutuşup birlikte koşmaya başlarlar. Ağacın altına beraber ulaşır ve meyveleri neşeyle paylaşarak yerler.
Şaşkınlık içinde kalan antropolog, "Bu bir yarıştı, neden böyle davrandınız? Aranızdan bir şampiyon çıkmalıydı," der.
"Biz buna ubuntu diyoruz..." diye karşılık verir çocuklardan biri... "Eğer yarışsaydık sadece bir kişi şampiyon olacaktı ve meyveyi tek başına o yiyecekti. Diğer bütün çocuklar mutsuzken şampiyon meyveyi tek başına nasıl yiyecekti ki? Ama biz böyle ubuntu yaparak hem meyveyi birlikte yedik hem hep birlikte kazandık."
Güney Afrika maneviyatının çekirdeği olan Ubuntu felsefesi, şu derin cümleyle özetlenir:
"Ben, biz olduğumuz zaman, benim..."
Bembeyaz bir odanın içinde aylarca, hatta yıllarca yaşamak gibi... Her yer beyaz, bembeyaz, hep beyaz... Gözünü açıyorsun beyaz, kapıyorsun beyaz, kalkıyorsun beyaz, oturuyorsun beyaz. Ritmi bozan, algıyı uyandıran, beyni sarsan, kendine getiren, hâlâ yaşamakta olduğunu sana hatırlatan ya da kanıtlayan hiçbir şey olmuyor. Bir tane siyah hamamböceği girse içeri, aklın uyanacak, adrenalin pompalanacak bedenine, heyecan basacak, yaşamsal fonksiyonların "Ben buradayım!" diyecek, zihnin çalışmaya başlayacak, ne kadar zeki ve iyi olduğunu hissedeceksin, hayatta olmanın ayrıcalığını tadacaksın ve bu sana acayip iyi gelecek. Sadece siyah bir hamamböceği yetecek hayatta olduğunu ve iyi olduğunu hissetmen için...
Arthur Ashe, Wimbledon tenis dünyasının ilk siyahi şampiyonudur. Hayatının bir döneminde, bir kan nakli sırasında maalesef HIV virüsü kapar. AIDS hastalığıyla mücadele ederken dünyanın her yerinden hayranlarından mektuplar alır. Bu mektuplardan birinde bir hayranı ona şöyle sorar:
"Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti? Ne büyük bir talihsizlik..."
Arthur Ashe, bu soruya ders niteliğinde bir cevap verir:
"Dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyon tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl 'Niye ben?' diye sorabilirim ki?
Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı... Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Ne olacaksa zaten olur..."