Ömür hanım…
Gelmiyorsun, gitmiyorsun
Sesin yok, yüzün yok
Canımın ilmekleri arasında bir ishak kuşu
Sabahlar, çiy düşmüş uykusuzluk
Akşamlar,gözyaşı lambalarından bir sokak.
Uzağın yok,yakının yok
Bir senden yapılmış odalarda
Seni seviyorum.
18 Mart -15 Eylül 51
Ey özlenen zamanla şimdi ki zaman arasında çırpınan yeryüzü… senin mutsuzluğundan başka bizi bu cehennemden çıkaracak bir bilgin var mı, gözyaşlarıyla sulanmış o derin yalnızlıklarında.
2016-2017
Önce kayısı ağacı kurudu. İlk yazlar dallarında el çırparken ortasından ayrılırdi bir gün. Annem ürperdi. Karardı. Dua etti. Pınar’dan su taşıdı. Avlunun dört köşesinde Üzerlik yaktı. Kayısı küçüldü küçüldü, biraz acıya, biraz serçeler, biraz da annemin yemenisine benzeyen bir boşluğa dönüştü. Yayığın ipi bir zaman sallandı o boşlukta. Annem kirpiklerini silerek bahçeye sarmaşık gülleri dikti. Akasya ağacını kucakladı. Gül hatmileri öptü. Domateslerle konuştu. Delice kuşlarına türkü söyledi. Ay ışığından kandiller yaktı. Çocuklarına okumuş insan hikayeleri anlattı. Bahçe usul usul iyileşmeye başlamıştı ki babam öldü. Gökyüzü yere indi. Babam, sustuğu bütün sözleri götürdü. Toprak’ın gökyüzünden büyük olduğunu o gün öğrendik. annem, babamın mezarından daha derine düştü. Bütün sesleriyle ağladı. Odalardan tarlalara bir yumak oldu. Duvarları babamın fotoğraflarıyla doldurdu. Seccadesini fotoğrafların önüne serdi. Durmadı, hacca gitti. Bilmediği dualarla babamı sevdi. Ekin ekmeği öğrendi. Buğdayları büyüttü. Devletin kağıtlarını imzalar attı. Kasabanın minibüsünde yolculuk etti. Çıkıp çıkıp bacaya baktı, tutuyor mu diye. Sonu gelmeyen harflerle çocuklarını özledi. Bir gün küçük kızı öldü. Annem kör oldu. Yattı ve bir daha kalkmadı. Yastıklarda, kapı gıcırtılarında, pencere buğularında sarı bir inilti annemin yerine konuştu. Durmadan genç kızdığını anlattı. Kardeşimizin güzelliği annemin yüzünde Gamzelendi. İyilik ölüyor, dedik içimizden. Ölümü unuttugu bir gün büyük kızı öldü. Söylemedik. Zaten seslerden kurtulmuştu. “ bu kız…” dedi, arkasını getiremedi. Sonra birden çocukluğuna gülümsedi: yedi kere sızdırılmış bal gibi/altın bardaklara koyup içmeli. Uzun sürmedi, gelini öldü. Annem, bir kapıdan elini uzattı,” şu yüzüğü Hatice’ye verin” dedi. Dönüp kaldık. Ağzımızda son
Ya siz, ey zulümün sahipleri, çirkinliğin kapıkulları, haysiyet yoksulları… sizin nefretinizin bir ölçütü var mı peki? İnanacağınız bir tanrı,insan olacağınız bir merhamet kaldı mı ? Bu kadar büyük bir mezarın üstünde nasıl oturacaksınız ? Bir gün en yakınlarınızın sizin ölünüzün başında ,siz en yakınlarınızın ölüleri başında dönüp duracaksınız. Yok,yanlış oldu, dönüp durmayacaksınız , ölülerinizi bırakıp daha ölümcül bir korkuya kaçacaksınız. Biz yinede inceliği elden bırakmayalım, o son gününüzde Shakespeare’den birkaç lanet sözü çok uygun bir dua olacaktır: Hepinize uzun, nefretle dolu ömürler dilerim/ Sizi yılışık,yapışkan aşağılıklar sizi!/ Kibar kıyıcılar, centilmen kurtlar, uysal ayılar/ Sizi servet soytarıları, otlakçılar,iyi gün sinekleri