Diyelim ki huzursuzsunuz… Diyelim ki hayat size sağdan soldan bir şeyler gönderiyor, siz de kıvıra kıvıra kaçmaya uğraşıyorsunuz. Stres mevcut. Kaygı deseniz, o biçim. Ne yapacaksınız?
Fazlasını verin! Daha fazlasıyla şaşırtın o vücudu. Gidin mesela bir lunaparka. Atın kendinizi bir yerlerden. Öleyazın ama ölmeyin. Saliseler içinde yere çarpacakmış gibi hissedin ama sağ salim çıkın işin içinden. Sonra deyin ki: “Neyse, yaşıyorum en azından.”
Ya da gidin, açın gerilimli bir kitap; şöyle insanların çiftliklerde yetiştirilip çeşitli yaratıklara yem edildiği... Dilinizi dudağınızı kemire kemire bir güzel okuyun. Kitap bitince şükredeceksiniz hayata. “Neyse ya, aklım başımdan gidip çocuğumu yediğim bir senaryoda değilim en azından” diyeceksiniz.
Bakın, “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” diye ben bu kitaba derim mesela… Öyle ki, bu kitabı kapattığım vakit “ne kadar da özgür bir dünyada yaşıyorum” diyorsam eğer, bu kitap fazlasını verip beni şaşırtmış demek değil de nedir?
Üstelik en şaşırtıcı yanı, 1950’li yıllarda yazılmış bir bilim kurgu kitabının günümüz dünyasına çok yakın tahminlerde bulunmuş olması. Dev ekranlar, ekranlara bağımlı kitleler, devlet sansürü, sorgusuzca itaat eden memurlar… Hatta 1960’larda çekilen filmi, kitaptaki tariflere yetecek bir teknolojiye sahip olmadığı için eksik kalmış. Günümüzde yazıldı dense inanılacak bir kitap.
Yazar bu kitabı, bir üniversite kütüphanesinde günlük 20 cente kiraladığı bir daktilo ile yazmış. Aşırı havalı.
Üstelik kitap, gerek üslubu gerek düşünce altyapısı ile epey etkileyiciydi. Bugüne kadar okumadığım için çok utanıyorum. Fahrenheit 451Ray Bradbury