Kitabı bitirir bitirmez üzerimde garip bir ağırlık hissettim. Başta her şey o kadar kusursuz ve tıkır tıkır işliyor gibi görünüyor ki, "acaba ütopya mı okuyorum" diye düşünmeden edemiyorsunuz. Hastalık yok, savaş yok, yaşlanma korkusu yok. Ama sayfalar ilerledikçe bu sahte mutluluğun aslında nasıl korkunç bir esaret olduğunu fark ediyorsunuz. İnsanlar daha şişelerde üretilirken sınıflara ayrılıyor ve neye inanmaları gerektiği uykularında beyinlerine kazınıyor. En ufak bir can sıkıntısında da hemen "soma" hapını yutup gerçeklikten kopuyorlar.
George Orwell’in 1984’ündeki o korku ve baskıyla kurulan diktatörlük atmosferini bilirim ama Huxley’nin kurduğu bu "haz ve eğlence" diktatörlüğü inanın çok daha ürkütücü geldi bana. Çünkü burada kimse isyan etmeyi aklından bile geçirmiyor, herkes köleliğinden fazlasıyla memnun. Dış dünyadan gelen John karakteri hikayeye dahil olduğunda, gerçek duyguların, acı çekmenin ve kendi iradenle hata yapabilme özgürlüğünün aslında insanı insan yapan şeyler olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Sürekli mutlu olmaya zorlandığımız, acıdan ve stresten kaçmak için her şeyi uyuşturduğumuz günümüz dünyasına atılmış koca bir tokat bence bu kitap. "Kusursuz bir sahte mutluluk mu, yoksa acı çekme pahasına özgürlük mü?" sorusu uzun süre kafanızı kurcalayacak. Distopya türünü seviyorsanız kesinlikle okuyun, bittikten sonra bile üzerinde uzun uzun düşündürüyor. Tavsiye ederim.