Tatar Çölü’nü okumamış olma utancından sonunda kurtuldum, şükürler olsun.
Dino Buzzati'nin 1940 yılında yayımlanan başyapıtı, varoluşsal temaları, insan doğasının derinliklerini ve zamanın geçişiyle ilgili evrensel soruları ele alan modernist bir romandır. Roman, genç bir subay olan Giovanni Drogo'nun, ücra bir sınır kalesi olan Bastiani Kalesi'ne atanmasıyla başlar ve hayatının anlamını ararken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden bir ömrü bu kalede geçirmesini konu edinir.
Dino Buzzati’nin Tatar Çölü üzerine kafa yormaya değer bir eser. Romanda, hayatımız boyunca önemli olduğunu düşündüğümüz konularla ilgilenip vaktimizi boşa harcayışımız, bir mevki kazanabilmek için hırslara kapılışımız kararsızlıklar ve çelişkilerle anlatılmakta.
Sanki sürekli aktif bir eylemmiş gibi düşündüğümüz beklemenin pasif olanına dair epeyce düşündüren bir kitap bu. Beklemek aslında yaşamanın temel bir parçası ve aslında pasif olarak sürekli, durmaksızın bir şeyleri bekliyoruz, yaşamak sıklıkla koca bir bekleme hali ve işte günün birinde Drogo gibi kendi gençliğimize benzeyen biriyle karşılaşınca beklerken yaşlandığımızın farkına varıyoruz.
Buzzzati ressamlığının da kuvvetli etkisiyle en ince ayrıntısına kadar öyle muazzam betimler ki, Drago ile beraber siz de sürüklenirsiniz kalenin içine, hatta Drago’nun odasına. Ne sürükleniştir bu ama! Ayrılsanız dahi bu kale gözlerinizin önünde daima canlı kalacaktır emin olun.
Drago Harp Akademisinden mezun olup da Bastiani Kalesi’ne atanmadan önce gerçek hayata başlayacağı anı beklerken, her yatılı okul öğrencisi gibi etüt akşamlarında sokaktan geçen insanların mutlu ve özgür olduklarına inanmaktadır. Göreve giderken hissettiği şey, mutluluğun onun hayatının dışında bir yerlerde olduğu ve kendisini yalnız, mutsuz hissettiğidir.
Kale, kale bir
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Evet, hareketin olmaması, emeğin olmaması demektir. Çünkü antropolojik tahlilde emek, hareketin en köklü biçimidir, bu öylesine bir biçimdir ki, diğer bütün biçimlere içerik kazandırır, onlara temel görevi görür; eğlence, dinlence, neşe, coşku...
İnsan, kendi işini kendi görmezse, başkalarının elinde oyuncak olur. Ama işini görmek için önce kendini bilmesi gerekir, değil mi? Bilmek, özgürlüğün ilk adımıdır.