Bülbül olmaktan bahtiyarım. İnsanlara naşideler okurken kalplerinden riya ve yalanın çekilip gitmesini severim. Seher vurgunlarına gıpta ile bakarım. Bazen nefislerini sorgulayan, bazen gönlündeki aşkla coşan, bazen sevinen; ama en çok da ağlayan seher vurgunlarına... Samimi, teslim olmuş ve kulca... Karşılıklı içimize akıttığımız hasret yaşları ve söylenen ayrılık şarkılarını da severim. Bazen ben onlarla konuşurken içlerinden benimle konuştuklarını bile hissederim. Benim sesimi duyduklarında -belki de gülü anlatmanın etkisiyle- en saf ruh halleri ve en berrak vicdanlarıyla çözüverirler. Çağlar boyunca pek çok kalbin içinden geçenleri duydum ve hissettim bu yüzden. Mazlumların dinmeyen ahları her dönemde seherleri doldurdu.
İnsanın içindeki adalet duygusunu köreltirsek, insanın insana saygısı kalmaz. İnsanın insana itimadı, hürmeti kalmayınca da bir yerde insanlık çok şey kaybeder, hayat çirkinleşir.
Karnını doyurduktan sonra hep çiğdem soğanı çıkarmaya gider, çiğdem'in çiçeklerinden, yer altındaki en kocaman soğanları bulur çıkarırdı. Solgun, kurumuş çiçeklerin soğanları büyük ve çok sütlü olurdu. Müslüm kököcüyle bir abanmada bir kökü dışarıya alıverirdi. Bu işte çok ustalaşmıştı. En iri çiğdemlerde taş dipleriyle çalı aralarında, kevenlerin altlarında biterlerdi. Koyu sarı, kısa sapı çiçekleri göz kamaştırırdı. Öylesine parlak, öylesine Sarı. Müslüm çiğdem köklerini kazarken hiç bilmediği taze, buğulu bir kokuyla toprak kokar, onun başını döndürür, sarhoş ederdi.