Cuma sabahı Konya'dan Mevlevi gülpakları, Sema ayinleri ve salavatlar eşliğinde yola çıkmış yürüyorduk. Her zamanki gibi merkezefendinin sağında kuşbaş ve berber Birgül sonunda meczup ve ben. Arkamızda da cayraskal yüklü develeriyle Sümbül ile Telli. Çumra, İsmail yoluyla Ulukışla'da Konya hududunu terk edip Yanikhan, Gülek boğazı üzerinden Adana ve Misis, oradan da Kurtkulağı, Payas istikametinden Antakya'ya uzanan güzergahı.
Antakya, Hac kervanına Anadolu'dan son katılan hacılar için şenlik yeri, çünkü sonra sıcak Topraklar; ayaklarımız yanarak yürüyeceğimiz arazi. Ramazan'a 3 gün var. Bir yandan mevsim sıcakları bir yandan Ramazan olunca sefer programımızda gündüzden geceye dönecek.
Osmanlı payitahtının siyaset ve ayaklanma dolu ortamından uzaklaşmak, bir parça değişik hava solumak, müstakbel mesleğin açısından notlar alabilmek ve daha bağımsız satırlar yazabilmek için kervan'da avare ve azade bulunmak bir nimet sayılırdı. Eyüp Sultan semtinde oyuncakçı Bir babanın oğlu olarak büyümüş biri için büyük imkandı. Hem Hacı olacak hem mesleki tecrübe edinecektim. O gün, civarında ömrümü geçirdiğim ve Hz peygamber'e mihmandarlık yapmasının hikayesini rahmetli annemden binlerce kez dinlediğim, ve dinlemekten hiç bıkmadığım Eyüp Sultan'ın türbesine koştuğumu dün gibi hatırlıyorum. Sanki hacca gideceğimi ona da müjdelemek ister gibi nokta sonra da düşündüm. Eğer ruhu benim ziyaretimden haberdar ise bana mutlaka "efendime selamını arz eyle" diyeceği ortadaydı.
Ve aleyküm selam, başım gözüm üstüne
Ve anladım ki bu senenin sürre alayını teşkil edecek kervan yalnızca müminlerin ibadet hasretlerini değil, devletin itibar ve egemenliğini de yüklenip götürecekti. Kısaca Halife-i ruûy-i zemin ve Sultân-ı her ü bahr Abdülhamid oğlu Sultan Mahmut, Ruslarla süre giden bıçak sırtı muharebeler, İngiliz tarafından iktidarını zayıflatmak adına yürütülen iki yüzlü ve sinsi politikalar, Mısır'da Kavalalı ile pamuk ipliğine bağlı ilişkiler, payitahtta yeniçerilerin taşkınlıkları, devlette maliyenin gitgide zayıflaması yetmiyormuş gibi bir de mübarek beldelerin Vehhabi isyancıların elinde harabeye çevrilmesine artık isyan etmiş ve hepsine şanlı şöhretli bir cevap olmak üzere sürre alayının Kabe'ye ulaşması için uykularını bölmüş, tedbirlerini buna göre aldırmıştı. Devr-i saltanatında Kabe'den mahrum geçirilen 5 yılı cihan devleti Osmanlı'nın hakimiyetine gölge, itibarına darbe, şerefine leke olarak algılamış, içindeki hasretle birlikte kılıncı da büyümüştü. Şimdi o Hasret de o hınç da şeyhülislamın her bir cümlesinden sonra kalbinin eşlik ettiği aminlerle birlikte sürre devesine yükleniyor, umutlarını Kabe'ye götürmek için yüklendikçe yükleniyordu. Alayın hacc edebilmesi demek, saltanatının yürümesi, iktidarının sürmesi demekti. Sultan Selîm-i Sâlis devrinde hicaz topraklarında bir takım yabancı hafiyelerin kışkırtmalarıyla üç beş çapulcunun başlattığı ve büyüye büyüye nihayet Mekke ile Medine'nin işgaline kadar vardırılan bu isyanın sona erdirilmesi kendisi için bir tür beka meselesiydi. Bunu avluda duayı yapan Şeyhülislam kadar, aminler ve alkışlarla ona iştirak eden devletlilerde biliyor olmalıydı ki aminler sona erdiğinde, avluyu kaplayan melal, yerini bir zafer coşkusuna bırakıverdi.