„Elli siyahi dev adam koridorda iki sıra halinde dizilmişti. Silahlı, dimdik ve saldırmaya hazır. Hasan tek kelime bile etmeden onları inceledi. Aslında onları her teftiş edişinde içine bir korku düşüyordu. Ama bu onu rahatsız etmiyor aksine hoşuna bile gidiyordu. Bu yüz kolun sadece birinin tek bir hareketiyle bile bir daha gün ışığını göremeyecek hale gelebilirdi. Ama neden hiçbiri böyle bir şeye kalkışmıyordu? Neden bu elli hadım verdiği her emri körü körüne yerine getirmeye hazırdı? İnsanlar üzerindeki bu gücünü nereden alıyordu? ‘Bu, zekanın gücü,’ diye izah etti kendi kendine.“
“Onu heveslendirmek, üzerine serpilmiş ölü toprağından kurtulmasını sağlamak gayesiyle ona en büyük sırrımızı açıklamaya karar verdim. ‘İnancımızın bize öğrettiği en yüce bilgi nedir biliyor musun?’ diye sordum. Bilemeyince de onunla paylaştım. ‘Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah.”
“Oğlummuş! Ne oğlu! İlmek ilmek dokuduğum bu muhteşem planımın o budala tarafından bir anda paramparça olmasına izin vermemi mi bekliyorsunuz benden? Ben başlarına ancak içlerinden en kabiliyetlinin geçmesine imkan tanıyan Katolik kilisesinin tavrını benimsiyorum. Babadan oğula aktarılan hükümdarlıkların ömrü uzun olmaz. Ama bakın Roma kilisesi bin seneden fazla bir zamandır dimdik ayakta. Oğullar? Kardeşler? Ruhen ben sizi oğullarım ve kardeşlerim olarak telakki ediyorum. Zaten sahip olduğum güce de bu inançla eriştim.”
„Hakikaten de yanımda sana vermek üzere bir şey getirmiştim. Ama delilik ilacı filan değil. Görünce neşenin yerine geleceğini sanıyorum. Ne olduğunu tahmin edebilir misin?”
Hasan şaşırarak gülümsedi. Önce reise sonra yanında duran Ebu Ali’ye baktı.
“En ufak bir fikrim bile yok.”
“Ah, tahmin yürütene kadar vermeyeceğim,” diye takıldı reis ona. “Her türlü zenginliğe ulaşacak durumda olmana karşın süse gösterişe ehemmiyet vermiyorsun. Son derece alçakgönüllüsün. Yalnızca bir şey ilgini çok çekiyor. Mümkün olduğunca çoğuna sahip olmak istiyorsun. Şimdi tahmin edebilir misin?”
“Bana bir kitap getirdin.“